Sünnet Önemi ve Hadis-i şerifler

Sünnet-i seniyye-i nebeviyyenin bugünkü hayatımızda, müslümanın hayatındaki yeri ve önemi üzerinde açıklamalara geçmeden önce, sünnet kelimesini hatırlayalım!

a. Sünnet Nedir?

Sünnet kelimesi genel olarak, senne fiilinden çıkıyor; Arapçada bir yol tutturmak, bir adeti devam ettirmek mânâsına geliyor. Onun için SAS Efendimiz buyurmuşlar ki:

(Ve men senne fil-islâmi sünneten haseneten feumile bihâ ba’dehû, kütibe lehû mislü ecri men amile bihâ, velâ yenkusu min ücûrihim şey’ün) “Kim müslümanlıkta güzel bir yol tutturur, güzel bir adet ortaya çıkartır ve bu güzel yol kendisinden sonra sürdürülürse, o yolda gidenlerin sevabından bir şey eksilmeksizin bir misli de o âdeti ortaya çıkarana yazılır.”

Aksi de var: (Ve men senne fil-islâmi sünneten seyyieten feumile bihâ ba’dehû, kütibe aleyhi misli vizri men amile bihâ, velâ yenkusu min evzârihim şey’ün) “Kim kötü bir çığır açar, kötü bir yol tutturur, o çığırdan da ondan sonra başkaları yürürse; o yürüyenlerin günahından bir şey eksilmeksizin bir misli de bu ilk açana yüklenir.” diye de bildirilmiş.

Genel mânâsı bu…

Tabii, özel bir kaç mânâsı daha var. Başta gelen anlamı, Peygamber SAS Efendimiz’in bize dinimizde örnek olan sözleri, fiileri ve hattâ takrîri… Yâni karşısında bir şey yapıldığı zaman, eğer men etmemişse, müdahale edip durdurmamışsa, düzeltmemişse, yanlışlığını vurgulamamışsa; demek ki bir yanlışlık yok, yapılabilir. Sükûtu da hi bir mânâ ifade ediyor Peygamber SAS Efendimiz’in. O da bizim için bir kaynak, bir delil, hükmün çıkartılması için sebep oluyor.

Sözleri doğrudan doğruya anlaşılır bir kaynak; söz söylememiş olsa, bazı hareketleri yapmış olsa, o yapmış olduğu hareketler de bizim için örnek; “Efendimiz oturura su içti, Efendimiz haccı îfa ederken falanca yerde şöyle davrandı…” diye, davranışları dahi bi işin içine giriyor. Burada sünnetin önemi denildiği zaman kasdedilen bu… Peygamber Efendimizin bize örnek olan, bizim kendisinden istifade edeceğimiz ve kendisine uymamız gereken sözleri, hareketleri, sükûtu, takrîri…

Tabii, bir de fıkıhta sünnet kelimesi var. Ef’âl-i mükellefîn, kulların fiillerinin sevap ve günah bakımından değerlerini ifade eden terminoloji sırasında farz var, ondan sonra vâcib var, sünnet var, müstehab var… Onlardan birisi olarak şu sünnettir demek, Peygamber SAS’in yaptığı bir şeydir ama, farz gibi değildir; farzdan daha sonra, ikinci, üçüncü sırada gelen fiil mânâsına…

Tabii bunun dışında sosyal hayatımızda başka anlamları var. Türkiye’de sünnet olmak denilince, çocukların bir tatlı hatırası hatıra gelebiliyor. O da SAS Efendimiz’in o tıbbî operasyonu çocuklar üzerinde tavsiye etmesinden ve hadis-i şerifinde, “On şey fıtrattandır, bunları yapmak lâzımdır.” diye işaret buyurmasından… Bu on şeyin içinde, işte koltuk altı kıllarının izale edilmesi, tırnakların kesilmesi vs. arasında bir de bir de sünnet edilmek… Ona Arapçada sünnet demiyorlar, hıtân diyorlar. Türkçede sünnet diye yerleştirilmiş. Çünkü büyüklerimiz bir takım fiileri sevdirmek istemişler, yapılışındaki niyetin ne olduğunu öne çıkarmak istemişler, o isimle isimlendirmişler.

b. Rasûlüllah’a İtaat İmanın Gereği

Dinimizde sünnetin ehemmiyeti çok büyüktür ve bu hiç şek ve şüphe kabul etmez, münakaşa götürmez bir açıklıkla ortadadır. Pek çok ayet-i kerime var; her bakımdan Rasûlüllah SAS Efendimiz’e ittibâ etmemizi, uymamızı bize kuvvetli bir şekilde emrediyor. Onlardan birkaç tanesini nümûne olmak üzere zikretmek isterim. Çok açık kısa bir ifade ile meselâ:

(Etîullàhe ve etîur-rasûl) “Allah’a itaat ediniz ve onun gönderdiği peygamberi olan, elçisi olan Rasûlüllah’a itaat ediniz!” (Nisâ: 59)

Sonra:

(Ve mâ kâne limü’minin velâ mü’minetin izâ kadallàhu ve rasûlühû emran en yekûne lehümül-hıyeratü min emrihim) “Allah ve Rasûlü bir mü’min erkeğe veya hanıma, şunu şöyle yap, bunu böyle yapman lâzım gelir diye bir hükmü hükmettiği zaman…” Tabii Allah’ın hükmü vahiy indirmek sûretiyledir, Peygamber SAS Efendimiz’in hükmü de o kişi hakkında, o olay üzerinde onun hakemliği iledir, ona karar vermesi iledir. “Bir mü’min erkek veya hanım için, böyle kendisi hakkında bir hüküm, Allah ve Rasûlüllah tarafından açıkça beyan edildiği zaman, artık kendisinin bir seçme hakkı, tercih hakkı veya yapıp yapmama durumu bahis konusu olamaz.” (Ahzab: 36) Yâni ne olacak? O işi Rasûlüllah’ın emrettiği şekilde yapması lâzımdır. Yapmadığı takdirde günahkâr olur.

Bu sadece Peygamber SAS Efendimiz hakkında özel bir durum değildir. Buyruluyor ki:

(Vemâ erselnâ min rasûlin illâ liyutàa biiznillâh) “Biz hiç bir peygamberi başka bir maksatla göndermedik, ancak kendisine itaat edilsin diye gönderdik.” (Nisâ: 64) Peygamberler boşuna gönderilmiş, sözüne, hükmüne, emrine itibar edilmeyen kimseler değildir. Peygamberler itaat edilsin diye gönderilmiş kişilerdir. Bütün peygamberler böyledir. Bütün peygamberler hangi ümmete gelmişse, hangi insanların peygamberiyse, onların ona itaat etmesi kanûn-i ilâhîdir. Allah’ın emri böyledir.

(Felâ ve rabbike lâ yü’minûne hattâ yühakkimûke fîmâ şecera beynehüm sümme lâ yecidû fî enfüsihim haracen mimmâ kadayte ve yüsellimû teslîmâ.) “Hayır, iş sizin sandığınız gibi değil, sizin zihninizde tasavvur ettiğiniz gibi, düşündüğünüz gibi değil; insanlar, o mü’minim diyen kimseler, iman ettik deyip Rasûlüllah’ın etrafında toplanan insanlar gerçekten iman etmiş olmazlar, (hattâ yühakkimûke fîmâ şecera beynehüm) ey Rasûlüm seni aralarındaki ihtilâflı konularda hakem kabul etmedikçe… Yâni, “Rasûlüllah’a gidelim, ne derse âmennâ ve saddaknâ, kabul edelim!” demedikçe, böyle bir teslimiyet içinde olmadıkça; (sümme lâ yecidû fî enfüsihim haracen mimmâ kadayte) senin verdiğin hükümde de, içlerinde bir eziklik, bir kabul etmeme duygusu, bir hoşnutsuzluk da olmamak şartıyla, böyle bir teslimiyetle teslim olmadıkça gerçek bir mü’min olmuş olmazlar.” (Nisâ: 65) deniliyor bu ayet-i kerimede…

Demek ki Rasûlüllah ne derse, hem kabul edecekler, hem de içlerinde bir itiraz duygusu bile tahakkuk etmeyecek. “Tamam! Mâdem Rasûlüllah böyle emretmiş, öyle olsun!” diyecekler, lehlerine de olsa, aleyhlerine de olsa, öyle yapacaklar.

Bunun mükâfâtı nedir:

(Ve men yutıillâhe ver-rasûle feülâike meallezîne en’amellàhu aleyhim minen-nebiyyîne ves-sıddîkîne veş-şühedâi ves-sàlihîn, ve hasüne ülâike refîkà.) “Kim Allah’a itaat ederse ve Rasûlüllah’a itaat ederse; işte bu itaat eden kimseler, kendilerine Allah’ın lütfettiği, ikram ettiği, ihsân eylediği kimselerin yanında olacaklardır.” Allah’ın in’am ettiği kimseleri de sıralıyor ayet-i kerime: (Minen nebiyyîne ves-sıddîkîne veş-şühedâi ves-sàlihîn) “Peygamberler, sıddîklar, şehidler ve salihler.” (Nisâ: 69) Yâni, Allah’a ve Rasûlüllah’a itaat eden kimseler, peygamberlerle beraber olacak, sıddîklarla beraber olacak, şehidlerle, salihlerle beraber olacaklar. Mükâfâtı bu kadar yüksek olacak.

c. Rasûlüllah Boş Şey Söylemez

Rasûlüllah SAS Efendimiz diğer insanlar pozisyonunda, durumunda, hilkatında ve ahlâkında değildir.

(Vemâ yentıku anil-hevâ. İn hüve illâ vahyün yûhâ.) “Rasûlüllah hevâ-yı nefsinden, boşuna konuşan bir insan değildir, konuşmaları boş sözler olamaz.” (Necm: 3-4) Hani, canım beşerdir filân dersiniz, öyle değil… Rasûlüllah boşuna konuşmaz, konuştukları Allah’ın vahyidir.

Vahyi ikiye ayırır İslâm alimleri:

1. Vahy-i metlûv, yâni tilâvet edilmiş olan vahiy, Kur’an-ı Kerim.

2. Vahy-i gayrimetlûv, tilâvet edilmemiş olan vahiy… O da Peygamber Efendimiz’in kalb-i şerifine Allah tarafından ilham edilmiş olan mânâları, Rasûlüllah SAS’in kendi cümleleri ile insanlara anlatması; yâni sünnet-i seniyye-i nebeviyye, Peygamber Efendimiz’in sözleri… O da boş değildir, sebepsiz değildir.

Rasûlüllah hakkında başka bir ayet-i kerimede buyruluyor ki:

(Velev tekavvele aleynâ ba’dal-ekàvîl.) Eğer sizin tasavvur ettiğiniz gibi, veya bir muhal durum olarak, Allah’a Allah’ın söylemediği bazı sözleri isnad eden bir kimse olsaydı; Allah söyledi diyerek kendisinin uydurduğu birtakım sözler söylemesi durumu bahis konusu olsaydı, (Leehaznâ minhü bilyemîn.) onu tutardık; (Sümme lekata’nâ minhü bil-vetîn.) sonra onun şah damarını parçalardık. Yâni ciğerini sökerdik, kalbini parça parça ederdik; mahvederdik, kahrederdik, böyle bir şeyi yaptırtmazdık.” deniliyor. (Hakka: 44-46)

Allah-u Teàlâ Hazretleri onu, Allah’ın emirlerini, buyruklarını kullarına iletsin diye böyle bir güzel ahlâkla ve ciddiyetle seçip göndermiş, görevlendirmiş olduğunu bunlardan anlıyoruz.

Tabii Allah’ın Peygamber Efendimiz’i bu tarzda, bu çerçeve içinde göndermesi, âlemlere bir rahmettir.

(Vemâ erselnâke illâ rahmeten lil-àlemîn.) [Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.] buyruluyor. (Enbiya: 107) Burdaki rahmetin mânâsı da bizim Türkçedeki anlam değildir, merhamet mânâsınadır. Allah-u Teàlâ Hazretleri kullarına acıdığı için, merhametinden Peygamber Efendimiz’i göndermiştir. Çünkü eğer peygamber gelmemiş olsaydı, kullar Allah’ın rızasına uygun hareket edemeyeceklerdi. Edemeyince Allah’ın gazabına uğrayıp ahirette cezaya uğrayacaklardı, cehenneme düşeceklerdi. Allah kullarına acıdığından, merhamet ettiğinden peygamber gönderiyor; onlara rızasının yollarını peygamberi vasıtasıyla öğretiyor.

Eski ümmetlerden bazıları Rasûlüllah Efendimiz’in peygamberliğine direnmişler, “Biz Allah’ın sevgili kullarıyız, Allah’ı seven kullarız. Onun yolundayız, bizim yolumuz, kendi yolumuz bize yeter.” gibi bir tavır takınmışlar. Onlar hakkında ayet-i kerime inmiştir. Cevap olarak Allah tarafından buyrulmuştur ki:

(Kul in küntüm tuhibbûnallàhe fettebiûnî yuhbibkümüllàhu ve yağfir leküm zünûbeküm) “Ey Rasûlüm sen o adamlara, o heriflere söyle: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, bana tabî olun da, Allah da sizi o zaman sevsin ve sizin günahlarınızı bağışlasın!” (Âl-i İmran: 31)

Demek ki Rasûlüllah’a ittibâ, Allah’ın kulu sevme vesilesidir. Bunlar bu konudaki ayet-i kerimeler… Tabii bu kadar ayet sıralamaya lüzum yoktur, bir ayet-i kerime veyahut da bir ayet-i kerimedeki bir işaret, bir mü’min için kâfîdir. Emrin müteaddid olması da gerekmez, bir emir dahi yeter. Fakat emrin çok olması, işin ehemmiyetinin daha büyük olduğunu da gösteriyor.

O bakımdan Kur’an-ı Kerim bize Rasûlüllah SAS’e her yönden uymamız gerektiğini, hükmüne rıza göstermemiz gerektiğini, ona itiraz duygusu içinde olmamamız gerektiğini çok net olarak göstermiştir, böyle yapmamızı bizden istemiştir.

Peygamber SAS Efendimiz kendisi, Allah’ın kendisine “Bildir ey Rasûlüm!” dediği şeyleri bildirirdi. Meselâ diyor ki:

(Ene seyyidül-arabi velâ fahra) “Ben Arabın efendisiyim, öğünmek yoktur. (Ene seyyidi benî âdem, velâ fahra) Ben Ademoğlunun efendisiyim, öğünmek yoktur.” Öğünmek maksadıyla söylemiyorum, Allah emrettiği için söylüyorum, mekânım budur mânâsına…

(Vellezî nefsî biyedihî lâ yü’minü ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî ven-nâsi ecmaîn.) Sahih hadis-i şeriftir, Buhârî ve Müslim rivayet etmiştir. “Canım elinde olan Allah’a yemin olsun ki…” Yâni isterse benim canımı alır, isterse beni yaşatır, isterse öldürür. “İşte şu canımın elinde olduğu Allah’a yemin olsun ki, sizden biriniz gerçek mü’min olmuş olamaz, ben onun yanında babasından da, evlâdından da, sevilebilecek bütün insanlardan da daha sevgili duruma gelmedikçe…”

Yâni, “İnsan Rasûlülllah’ı babasından da anasından da, evlâdından da, hayat arkadaşı eşinden de, sevebildiği diğer kimselerden de, dostundan da daha fazla sevecek. Böyle olmadığı zaman, gerçek mü’min olamaz, hakîkî imana kavuşmuş bir insan olamaz.” diye buyruluyor.

Buhârî ve Müslim ve Neseî’de mevcud olan bir hadis-i şerifte çok net olarak bu bizim meselelerimiz özetleniyor. Ebû Hüreyre RA’den rivayet edildiğine göre Peygamber SAS buyurdu ki:

(Men etàanî fekad etàallah) “Kim bana itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur. (ve men asànî fekad asallàh) Kim bana isyan ederse, âsî olursa, karşı gelirse, Allah’a karşı gelmiş olur.”

Onun için Rasûlüllah SAS’e itiraz, karşı gelmek, âsî olmak bahis konusu değildir; mutlak bir itaatle itaat etmek, mü’minin tam mü’min olmasının şartıdır.

d. Bid’atten Kaçınmak

Bu, Rasûlüllah’ın sözüne, hareketlerine çok dikkat etmek icab ettiğini gösteriyor, her şeyi, yaşamdaki bütün davranışları ona uydurmak gerektiğini gösteriyor.

Bunun zıddına bid’at derler. Yâni bir insan Rasûlüllah’ın çizdiği çerçeve içinde, gösterdiği cadde-i kübrâda yürümeyip de, başka bir yol tutturursa ve bu tutturduğu yol din namına olursa… Zâten tutturduğu yol dinden gayri bir yol olursa; Rasûlüllah’ın yolundan gayri bir yol tutturmuş, yâni inanmıyor, tamam, o kâfir… Ama dînî bir şey yapıyorum, ibadet yapıyorum, sevap kazanacağım, Allah’ın rızasını kazanacağım zannıyla Rasûlüllah’ın yapmadığı bir şeyi, söylemediği bir şeyi düşünür, yapar ve ortaya koyarsa, onun bu yaptığına bid’at deniyor.

Bid’at sahibi, bid’ati ortaya çıkartan kimse çok ağır bir şekilde itham ediliyor hadis-i şeriflerde… Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

(İyyâküm vel-bid’a) “Sakın dinde uydurma şeyler çıkartmayın! Kendi aklınızdan, fikrinizden, mantığınızdan bir şeyler çıkartmayın! (Feinne külle bid’atin dalâleh) Çünkü, her bid’at sapıklıktır. (Ve külle dalâletin tasîru ilen-nâr) Her sapılık da sonunda kendisi cehenneme gider, sahibini de cehenneme götürür.”

Binâen aleyh, insanın dinde kendi bildiğine bir şey çıkartmaması, Peygamber SAS Efendimiz’in çizdiği çizgide yürümesi lâzım geliyor.

Sonra:

(İnnallàhe lâ yakbelü lisàhibi bid’atin savmen velâ salâten velâ sadakaten velâ haccen velâ umreten velâ cihâden velâ sarfen velâ adlâ, hattâ yahruce minel-islâm kemâ tahrucüş-şa’ratü minel-acîn.)

Bu Deylemî’nin ve İbn-i Mâce’nin Huzeyfe’den rivayet ettiği bir hadis-i şeriftir. “Allah-u Teàlâ Hazretleri bid’at sahibinin, yâni sünnete uymayan, kendi bildiğine birtakım şeyler ortaya koyan kimseden herhangi bir orucunu kabul etmez, sadakasını kabul etmez, haccını kabul etmez, umreyi kabul etmez, cihadı kabul etmez; halbuki cihad Allah yolunda büyük bir fedâkârlıktır. (velâ sarfen velâ adlâ) Hiç bir şeyini kabul etmiyor. Ve o kişi, kılın hamurun içinden sıyrılıp çıktığı gibi, İslâm’dan sıyrılıp çıkar, gider.” buyruluyor.

Demek ki bu da aksine hareket edenlerin, yâni sünnete uymayan bid’at ehli kimselerin tehlikesini bildiriyor.

e. Hadis-i Şeriflerin Kaydedilmesi

İslâm alimleri bu ayetlerden, Peygamber SAS Efendimiz’in bu hadis-i şeriflerinden gereken tavrı öğrenmişlerdir, anlamışlardır. Sahàbe-i kirâmdan itibaren; Peygamber SAS Efendimiz’e yetişmiş, onu görmüş, onun çevresinde bulunmuş müslümanlardan itibaren, Rasûlüllah’ın hayatını çok dikkatle takib etmişlerdir. Tesbitlerini, müşahedelerini, gördüklerini, duyduklarını çok ilmî metodlarla tesbit etmişlerdir, yazıya geçirmişlerdir. Rasûlüllah’ın hayatını, sözlerini son derece mükemmel ve teferruatlı bir şekilde bize intikal ettirmişlerdir.

Onların bu hususta, bu işi sağlam yapmak hususunda, ilim aleminde ortaya koydukları kendilerine mahsus usüller vardır.

Bir kere hadisin senedi vardır. yâni bir hadisin kendisi vardır, metni vardır, tekst vardır; bir de o metnin, o rivayetin, o hükmün kimin tarafından duyulup geldiğini bildiren sened vardır, isnad zinciri vardır. Hangi sahabe duymuş, kime söylemiş, o kime söylemiş, hadis mecmuasını yazan kimseye gelinceye kadar kimin kulağından, dilinden, aklından geçerek gelmiş; bunlar tesbit edilmiştir.

Sonradan, meselâ Buhàrî hakkında söyleyelim: Buhàrî’nin bir sened zinciri var, “Ben bu hadisi şundan duydum, o Hemmâm ibn-i Münebbih’ten duydu, o falancadan duydu, o filâncadan duydu…” diye. Aradaki şahısların eserleri ortada yokken, bazı kimseler itiraz etmişlerdir, “Buhârî bunları belki doğru tesbit etmedi?” gibi. Fakat sonradan bulunan metinlerle, Hemmam ibn-i Münebbih’in sahifesi gibi bulunantamamlayıcı metinlerle, Buhàrî’nin gerçekten dediği gibi, çok sıhhatli bir şekilde bu metinleri tesbit ettiği isbatlanmıştır.

Onlar gerçekten şahısları tenkid ederek, cerh ve ta’dil kitapları yazarak, sıhhatli rivayetleri toplamışlardır. Meselâ bir insan iyi bir insan olabilir ama, ahir ömründe hafızası zayıflar, hadisleri karıştırır; onu dahi yazmışlardır. “Ömrünün sonuna doğru bunun biraz hafızası zayıflamıştır, bazı şeyleri birbirine karıştırabilir.” gibi teferruatıyla yazmışlardır.

Dünyanın hiç bir yerinde, hiç bir şahsa, Rasûlüllah SAS Hazretleri’nin hayatının detayıyla, teferruatıyla tesbit edilmek nasib olmamıştır. Yâni dünya tarihinde şu güne gelinceye kadar hiç bir beşere nasib olmamış bir genişlikle, Rasûlüllah SAS Efendimiz’in hayatı tesbit edilmiştir: Gece ne yaptı, gündüz ne yaptı, evlendiği zaman ne yaptı, hanımıyla ne konuştu?.. Yemeği nasıl yedi, elini nasıl yıkadı, yüznumaraya nasıl gitti, nasıl geldi?.. Bu kadar detaylı hiçbir beşerin hayatı tesbit edilmemiştir.

Bu Rasûlüllah SAS’e nasîb olmuş bir mazhariyettir. Tabii bizim için de çok şâyân-ı şükran bir durumdur. Çünkü dinimizin sapasağlam bir kaynaktan, çok güzel bir metodla bize kadar malzemesi nakledilmiş oluyor.

Bu malzemeyi toplayan insanlar, ashàb-ı hadis, islâm alimleri arasında çok müstesnâ mevkiye sahiplerdir. Hattâ onlar hakkında Şerefü Ashàbil-Hadîs filân gibi özel kitaplar yazılmıştır. Hadis toplayan hadis alimlerinin şerefinin, sevabının ne kadar çok olduğunu anlatan eserler yazılmıştır, neşredilmiştir.

Bir alim bir tek hadis-i şerifi duyacağım diye, bir tek hadis-i şerifi dinleyeceğim diye bir ülkeye ziyarete gitmiştir. Tabii uçakla değil, o zamanın imkânlarıyla, yaya, binbir meşakkatle; ama o meşakkatin sevabını Allah’tan bekleyerek… Toza toprağa bulanarak, Rasûlüllah SAS Efendimiz’in bir hadis-i şerifini biliyormuş falanca şahıs diye Horasan’dan Kahire’ye gitmiştir, Irak’a gitmiştir. O kadar gayret göstermişlerdir.

Mâlikî mezhebinin imamı İmam Mâlik ibn-i Enes aynı zamanda fakîh idi, müftü idi. Herkesin kendisini her yönden ziyaret ettiği renkli bir şahsiyeti vardı. Büyük bir kişi idi, zamanın sultanlarının kendisine itibar ettiği bir kimse idi. Kapısını birisi çaldığı zaman sorardı:

“–Hoş geldiniz, ne yapmak istiyorsunuz? Yâni niçin geldiniz, maksadınız, arzunuz nedir?”

“–Efendim, ben bir fıkıh meselesi sormak istiyorum. Başımdan bir olay geçti de, bu hususta fetvâ istiyorum…” gibi bir şey olursa;

“–Söyle evlâdım!” derdi, soruyu dinlerdi, cevabı verirdi.

Aynı zamanda kendisi hadis alimiydi, hadis rivâyet ederdi. Hadis râvîsi, yâni kendisi hadis toplamış, başka tarafa rivayet ediyor.

“–Ey imam, biz senden hadis dinlemeğe, hadis rivayeti almağa geldik.” derlerse;

“–İçeri buyurun!” derdi.

Adamlar içeri girerlerdi. Arapların misafire en güzel ikramı buhurdur. En güzel buhurdanı yakıp götürürdü. Şimdi bilmiyorum hacca gidenler gördüler mi, Ramazanda Suudi Arabistan’a gidenler görmüşlerdir. En ön sıralarda oturan, en zengin, itibarlı, alim, yüksek şahsiyetlere buhurdanları getirirler, onlar koklarlar. Başörtülerini de böyle yanlara tutarak içlerine çekmeleri, nefes almaları, kendilerine mahsus bir şey… Kâbe’nin etrafını böyle buhurdanla tavaf ederler, millet biraz güzel koku ile tavaf yapmış olsun diye…

Odada buhur yaktırırdı, güzel koku yaktırırdı. kendisi içerde gusül abdesti alırdı. Zâten abdestli mübarek zat ama, zâten temiz ama, hadis rivayet edeceğim diye gusül abdesti alırdı. Sırf hadis rivayet etmeye duyduğu hürmetten, saygıdan dolayı… En güzel bayramlık elbisesini giyerdi, en güzel sarığını sarardı. Salona en güzel rahleyi kurdururdu. Üstüne en pahalı, en güzel örtüyü örttürürdü. Geçerdi oraya, dinleyecekleri de gayet ciddiyetle oturturdu karşısına…

“–Ben falancadan işittim. Rasûlüllah SAS Efendimiz şöyle buyurdu.” diye, tane tane, harf harf okurdu.

Onlar da yazarlardı. Yazdıklarını kontrol ederdi, ondan sonra, “Tamam, siz benden bu hadisi rivayet edebilirsiniz.” diye icazet verirdi.

Hadis alimlerinin metodu budur, hadis toplamaları bu tarzda olmuştur.

Hadis toplayan bir alimi anlatırlar, bu da önemli bu konuda… Bir hadis rivayet eden şahıs var diyorlar. Kalkıp gidiyor talebeleriyle…

O şahsın beldesine, şehrine geliyorlar, o adamı tarlada buluyorlar. Eline otu almış, atına, “Geh geh geh…” diyor, otu gösteriyor. Atı da, otu yiyeceğim diye yanına gelince, dizgininden uttuyor, otu vermiyor. Ata yakalamak için bir oyun yapmış, ot göstermiş, fakat otu yedirmemiş ata…

O talebeleriyle ondan hadis yazmağa gelen şahıs diyor ki:

“–Bu adamdan hadis alamayız. Çünkü bu atını aldattı, kendisinin güvenirlik vasfında şaibe var. Binâen aleyh bundan hadis yazamayız!” diyor, geri dönüyor.

O kadar ciddiyetle çalışmışlardır, bu onu gösteriyor.

Onun için, Peygamberimiz hakkında binlerce hadis kitabı vardır, milyonlarca hadis-i şerif vardır. Çünkü herkes gözünü dört açmış, pür-dikkat Rasûlüllah Efendimiz’i dinlemiş ve bunu güzel bir şekilde rivayet etmeğe çalışmıştır.

Yüzlerce ciltlik hadis kolleksiyonlarına sahibiz. Kelime kelime hadis-i şeriflerin bulunması için kolaylık sağlayan kitaplar hazırlanmıştır. El-Mu’cemül-Müfehres bi-Elfâzil-Hadîsin-Nebeviyye (Konkordans) gibi eserler hazırlanmıştır.

Karşılaştığımız bugünkü meseleler içinde dahi yeni/eski hiç bir mesele yoktur ki, hadis-i şerifleri tam bilirseniz, tam okumuşsanız, onun bir cevabı olmasın… Karşılaştığınız bir sosyal mesele, bir ihtilâf, bir fitne, bir sivri fikir, aykırı fikir… Mutlaka onun hakkında bir bilgi vardır. O kadar zengin bir muhtevâya sahiptir hadis-i şerif dünyası, alemi…

f. İslâm’ın Anlaşılması ve Korunması

Bu çalışmalar ve hadis-i şeriflerin böyle toplanmış olması Kur’an-ı Kerim’in en iyi şekilde anlaşılmasına yol açmıştır. Çünkü Kur’an-ı Kerim Rasûlüllah’a inmiştir ve Kur’an-ı Kerim’in ahkâmını yaşamayı ilkönce Rasûlüllah Efendimiz kendi üzerinde denemiştir. Yaşanmasını sağlamak için açıklamaları Rasûlüllah Efendimiz yapmıştır.

Binâen aleyh, eğer hadis-i şerifler olmasaydı, biz zekâtı nerden, ne kadar vereceğimizi kat’iyyen bilemezdik. Namazı nasıl kılacağımızı kat’iyyen tayin edemezdik. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de namaz kılın, zekât verin diyor ama, detay hadis-i şeriftedir. Binâen aleyh bu güzel gayretler, Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesi, hadis-i şerifler, Kur’an-ı Kerim’in en iyi anlaşılmasını ve hayata en güzel tarzda uygulanmasını sağlamıştır.

Onun için dinimizin en önemli kaynağı Kur’an-ı Kerim’den sonra, –hattâ Kur’an-ı Kerim’i de açıkladığı için birinci de diyebiliriz– en önde gelen kaynağı, sünnet-i seniyye-i nebeviyyedir.

Çeşitli milletlere mensub olan İslâm ümmeti, çeşitli milletler, çeşitli kültürler demektir. Çeşitli görgüler, bilgiler, adetler, örfler demektir. Çeşitli kafalar demektir. Bu İslâm ümmetinde hadis-i şerifler bir kültür birliği meydana getirmiştir, bir davranış birliği sağlamıştır. Milletleri ümmet olarak kaynaştırmıştır. Onları bid’atlara sapmaktan korumuştur. Dejenerasyondan, başka yabancı kültürlerin içinde entegrasyon dediğimiz onlara uymaktan, erimekten, bozulmaktan korumuştur.

Onun için bir Pakistanlı ile, bir sudanlı ile, bir Mısırlı ile, bir Cezâyirli ile, Balkanlardaki bir müslümanla, hadis-i iyi bilen bir insansa, her yönden çok rahat uyuşabilir, anlaşabilirsiniz. Çünkü kültür birliği meydana gelmiştir. Hadis-i şeriflerden doğan bir beraberlik, zevk birliği, davranış birliği, yaşam şekli birliği meydana gelmiştir.

Tabii, İslâm dinini eski dinlerin başına gelen bozulmalardan, tahrifattan, tağyîrattan korumuştur. Hadis-i şeriflerin bu kadar kuvvetli bir şekilde tesbit edilmesi, İslâm dininin tahrifata uğramasını engellemiştir, tahrifattan korumuştur, dini muhafaza etmiştir.

Bunun önemini anlamak için, bakın zamanları mukayese edelim: Peygamber Efendimiz’le bizim şu asrımız arasında ondört asır geçmiştir. Ama Hazret-i İsâ’dan daha bir asır geçmeden, hristiyanlık dejenere olmuştur ve Hazret-i İsâ’nın aslâ razı olmayacağı akîdeler çıkmıştır hristiyanların arasında… Hazret-i İsâ hiç bir şekilde, “Ben Allah’ın oğluyum!” dememiştir. “Allah’ı bırakıp da bana ibadet edin!” dememiştir. bunların hepsi sonradan, Hazret-i İsâ’ya rağmen, Hazret-i İsâ’nın rızasına aykırı olarak ortaya çıkmıştır, çok kısa bir zamanda…

Öteki dinlerde de dejenerasyon vardır. Bizim rahmetli Hikmet Tanyu, dinler tarihi profesörü idi. Zerdüşt’ün bile aslında bir peygamber olduğunu söylerdi. Aslında bir peygamber iken, zerdüştîlik ateşperestliğe dömüştür. Hamidullah Bey, Buda’nın bir peygamber olduğunu söylerdi. Ondan sonra budizm, bir putperestliğe dönmüştür. Bizim dilimizdeki put kelimesi, Buda kelimesi ile ilgilidir. Özel isim dönmüştür, bizim dilimizde sanemin, fetişin, Allah’tan gayri tapınılan bir objenin adı haline gelmiştir.

Demek ki dinlerde dejenerasyon oluyor, bozulma oluyor.

Biliyorsunuz Kur’an-ı Kerim kıssalarından, Hazret-i Mûsâ’nın zamanında yahudiler bozulmuştur. Sağlığında kendisi Tur Dağı’nda vahiy telâkkî ederken, kavmi aşağıda zinet eşyalarını toplayıp buzağı heykeli yapmıştır. Sâmirî isimli putperest sanatkâr;

(Ve ahrace lehüm iclen ceseden lehû huvâr) “Böğürme sesi çıkartan, altından bir buzağı heykeli yapmıştır.” O da bir sanat… Yâni öyle bir hava akımı oluyor ki içerden, bir taraftan giren hava öbür taraftan çıkarken buzağı sesini oluşturuyor. Hani dümdüz neyden biz ses çıkartamıyoruz ama, sanatkârlar neye üfürüp gayet güzel makamlarda parçaları okuyabiliyorlar.

Ama tabii sadece böğürüyor; böğürmekten ne olacak, kıpırdamıyor, hareketi yok, faydası yok, zararı yok… Ama Hazret-i Mûsâ’nın zamanında, hâl-i hayatında dejenerasyon olmuştur. Eski kültürün, Mısırlılardan bulaşmış olan hastalıkların etkisiyle…

Mısırlılar öküze taparlardı, daha bir çok şeylere taparlardı; timsah tanrıları var, köpek başı şeklinde ölüm tanrıları var… Horus isimli kartal başlı tanrıları var, şimdi Mısır Havayollarının amblemidir. O kartal başlı Horus putunu maalesef amblem olarak almışlardır.

Bu dejenerasyon İslâm’da olmamıştır. Ne sebeple olmamıştır? Şâyân-ı şükran, elhamdü lillâh, iyi ki olmamış; neden olmamıştır?.. Çünkü hadisçiler vardır, çünkü sünnet-i seniyye-i nebeviyye güzel tesbit edilmiştir.

g. Hadis-i Şerife Saldıranlar

Müslümanları değiştirmenin yolu, İslâm’dan uzaklaştırmanın yolu, hadisi yıkmaktan, sünnet-i seniyye ile mücadele etmekten geçer. Bunu çok iyi bildikleri için, İslâm düşmanları, misyonerler, müsteşrikler de müslümanları kandırmak için, Peygamber SAS Efendimizin hadis-i şerifine ve hadisçilerin hadis kitaplarına, rivayetlerine hücum etmiş ve onları karalamağa veya yıkmağa gayret etmişlerdir.

Ben hatırlıyorum üniversitenin ilk yıllarında, Kristometi isimli seçme parçalar ihtiva eden bir Arapça kitabı okuyorduk. Ama Avrupalılar yazmış, Arapça öğretme kitabı… Netice itibariyle Arapça metinleri ordan okuyacaksınız, Arapça bilginizi geliştireceksiniz. Bir fıkra seçmiş, tabii hepsi yalan üzerine kurulu fıkralar, hepsi insafsızca seçilmiş, kötülemeye, art niyete dayalı şeyler…

Diyor ki: “Bir hadis alimi bir gemide gidiyordu. Yanında bir nasrâni ve bir yahudi vardı. Nasrânînin şarap testisinden şarabı alıp şarap içmeye başladı.” Hadis alimi şarap içmez, ama öyle diyor. Onun üzerine yahudi demiş ki:

“–Dur, içme, ne yapıyorsun, bu şaraptır!” demiş.

Hadis alimi de demiş ki:

“–Nerden belli şarap olduğu?..”

“–E sahibi bu, şarapçı dükkânından aldı, bunun içindeki şaraptır.” demiş.

“–Hà, biz hadis alimiyiz; biz hadis ilminin alimleri, bir yahudinin bir nasrânîden yaptığı rivayete itibar etmeyiz.” demiş.

Bu tabii neyle alay ediyor? Rivayet zinciriyle alay ediyor. Yâni râvîlerin sıhhatini kontrol ilmî mekanizmasına çatıyor. Aslında onu küçük düşürmeğe çalışıyor ama, haksız bir şey yapıyor. Siz bir rivayetin doğruluğunu kritik etmezseniz, ilmi nasıl yapacaksınız?.. Bir rivayetin kritik edilmesi, en önemli hususlardan biridir.

Yâni müsteşrikler o kadar insafsız davranmışlardır ki, “Peygamber Efendimiz’in hadis-i şeriflerinin hepsi sıhhatli değildir, yanlıştır.” filân demişlerdir.

Benim yanımda fakülteden bir tarih profesörü vardı, ama dînî bilgisi zayıf… Kendisinin de annesi mi, babası mı ne alevî, aileden de görgüsü, bilgisi yok; takvâsı da yok, yaşamı da bozuk…

“–Canım işte bu kadar çok hadis yazılmış, sahih olan hadis-i şerifleri 18 tane filân diyorlar.” dedi.

Tabii kendisi hadisçi değil, hadisten anlamaz, Arapça bilmez. Kendi mesleğinde bile kusurları var, ben biliyorum, hattâ söylemişim kendisine… Onun üzerine Süleyman Hayri Bolay dedi ki:

“–İnsaf yâhu! Yâni Peygamber Efendimiz 23 sene peygamberlik yapmış, bu kadar sene içinde 18 tane mi söz söylemiş?.. Bu kadar sene içinde, 18 tane mi söz rivayet ediliyor bu kadar meşhur bir insandan?..”

Peygamberliği meşhur, zamanında şöhret kazanmış, şöhreti âfâka yayılmış. Hırkası muhafaza edilmiş, pabucu muhafaza edilmiş, kılları muhafaza edilmiş… Traş olduğu zaman kıllarını kapışırlardı sahabe-i kirâm, hatıra olarak… Böyle her şeyi yâdigâr olarak, tezkâr olarak, hatıra olarak muhafaza edilen ve hadislerine uyulması Kur’an’la emredilen, etrafında yüzbinlerce sahabesi olan bir kimsenin 18 tane mi sözü tesbit edilir?.. Büyük bir haksızlık, büyük bir insafsızlık!..

Nerden kaynaklanıyor?.. İslâm dininin en önemli kaynağı hadis olduğu için, ona hücum, müsteşriklerin, gayrimüslimlerin, İslâm düşmanlarının ana işidir. Bunu da belirtmek için bu iki fıkrayı da anlattım. Bu biraz aşı gibidir. Yâni şimdide aşı yapalım da, siz de asıl hastalığa tutulmayın diye meseleyi anlatmak bakımındandır.

Burda bir taktik vardır; İslâm ile gayrimüslimler arasındaki mücadelede en büyük hedef, işin kalb noktası olan hadis-i şerifler olduğu için, ona hücum fazla oluyor. Şöyle söyleyebilirim: İslâm düşmanlarının müslümanları kandırmak saptırmak, şaşırtmak, hattâ İslâm’dan çıkartmak için, ifsad ve idlâl etmek için yaptıkları çalışmalarda karşılarına çıkan çelik duvar sünnettir. Kıramıyorlar, yıkamıyorlar, yıkamazlar, mümkün değil; çünkü çok güzel tesbit edilmiştir, malzeme çok mükemmeldir. İşte çelik bir duvar, yıkılmaz bir duvar, ona çarparlar boyna…

Fâsık ve fâcirlerin de canlarını en çok sıkan, ellerini kollarını en çok bağlayan, onlara dînî emirleri yapmamakta hiç bir mazeret yolu, kapısı bırakmayan da sünnettir. bununla şunu söylemek istiyorum: Bazı insanlar var, İslâm’ı yaşamıyor, yaşayanı da bırakmıyor, “Bende müslümanım!” diyor. Yâni, “Ben yaşayamıyorum, kusuruma bakmayın!” demiyor, kendisinin sapık yolunun da İslâm’a uygunluğunu isbat etmeye çalışıyor. Veyâhut, sizin gittiğiniz doğru yolun eğri olduğunu düşünüyor, kendi yolunun daha doğru olduğunu düşünüyor. Onların karşısında da en büyük engel hadis-i şeriflerdir, sünnet-i seniyyedir; onların da elini kolunu bağlıyor.

Reform yapacak dinde, “Bira câizdir, fâiz câizdir…” diyor. “Canım işte çok âşikâr, bunun ötesi berisi yok, İslâm bunları yasaklamış.” denilince, onları engellemek için hadis-i şerifi bertaraf etmek istiyor. O zaman gayet rahat yapacaklar bu işleri, onun için kuvvetli bir tarzda hadis-i şerifin karşısına dikilerler, onu yıkmağa çalışırlar. Ama kervanın yürüdüğü zaman ötekilerin yaptığı bir şey gibi bu… [İt ürür, kervan yürür.]

Bu kadar önemli, bilimsel yönden bu kadar kıymetli olan bu malzeme, bize bu asırda niçin lâzım?.. Şimdi tabii biz her şeyden önce mü’min insanlarız, müslüman insanlarız, iman etmiş insanlarız. Bizim istediğimiz, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Allah’ın rızasını kazanmanın yolu da Peygamber Efendimiz’in sünnet-i seniyyesini bilmek, dinimizi iyi bilmek ve uygulamaktan geçiyor.

O bakımdan, Peygamber Efendimiz’in ashabı için hadis ne kadar önemli idiyse, bizim için de o kadar önemlidir. Geçtiğimiz asırlardaki mü’minler için hadis-i şerifler ne kadar önemli ise, bu asrın, bundan sonraki asırların insanı için de o kadar önemlidir.

h. İslâm’ı Engelleme Çalışmaları

Şimdi Yirminci Yüzyıl’ın sonuna geldik. Yirminci Yüzyıl’ın başında İslâm aleminin durumu çok fena idi. Ondan sonra esaretten ve sömürülmekten kurtulma devresi başladı. İslâm ülkeleri kendi devletlerini kurmağa başladılar. Başkalarının istilâsından kurtuldular, hürriyetlerini elde ettiler. Fakat içerden mücadele devam etti. Emperyalistlerle işbirliği yapan yöneticiler var. Onların karşısında halk uyanmağa başladı, İslâm’ı bilen, öğrenen insanlar çoğaldı. Milletler İslâm’ı yaşamak istemeğe başladı.

İşte bu manzarada gayrimüslimler de evvelce âşikâre sürdürdükleri sömürüleri İslâm ülkeleri üzerinde yine sürdürmek istiyorlar. Çünkü İslâm alemi dünyanın ve sanayinin ihtiyacı olan en önemli malzemeleri ihtivâ ediyor. İslâm alemi ham madde kaynakları bakımından çok önemli. Gelişmiş ülkeler İslâm alemi olmadan, İslâm ülkelerinden istifade etmeden hayatlarını sürdüremezler. O bakımdan sömürülerini devam ettirmek istiyorlar.

Bazı ülkeler üzerinde de istilâ emelleri var. Bazı halkları katliam etmek istiyorlar. Meselâ Sırpların sözleri var; müslümanların Balkanlar’da hiç yeri yok, hattâ Anadolu’da yeri yok, İran’a kadar sürülmesi lâzım diye düşünüyorlar ve jenosidi, katliamı o maksatla yapıyorlar. Sulh içinde beraber yaşamak, herkesin dînî inancına saygı göstererek beraber yaşamak yok. Bunlar öldürülecek, burda müslüman kalmayacak diye düşünüyorlar ve uyguluyorlar. Bazıları da onların bu işi yapmasına her yönden destek oluyor. Bu katliamlar, istilâlar gözümüzün önünde cereyan ediyor.

Bir de müslümanların hepsini kesmeğe güçleri yetmez, çünkü birbuçuk milyar müslüman var… İşçi, köle ve hizmetçi gibi kullanmaları da arzuları arasında; çünkü bazı süflî işleri kendileri yapmak istemiyorlar. Meselâ Almanya’da, Avustralya’da zavallı kardeşimiz geçim sıkıntısıyla o ülkeye gelmiş; Almanın veya Avustralyalının tehlikesini bildiği için girmediği işlere onları alıyorlar. Meselâ kimyevî bakımdan ciğerleri sakatlayan, insanların ölümüne yol açan kısma alıyor. Veya yerin altında, şu kadar metre derinlikteki madenlerde çalıştırıyor. Alman oraya gitmiyor, ama bizimkiler gariban, parası yok, işte orda para kazanacak da memleketine, çoluk çocuğuna götürecek, kaç kişiye bakacak.

Böyle maden işçisi lâzım, birtakım zor işlerin yapılması için bazı güçlü kuvvetli insanlara ihtiyaç var, onları o seviyede tutmak istiyorlar. Bir sömürge eğitimi felsefeleri var. Sömürdükleri ülkelerde, o insanlar belli seviyelerde kalsın istiyorlar. Hattâ Avrupa’da çifte eğitim standardı var, Fransa’da kullanılan Fransızca bir söz söylemişlerdi, “Ortadoğu için kâfidir.” mânâsına gelen bir söz. Yâni, “Eğer doktora yapan kişi Ortadoğu’lu isi, tamam bu kadar doktora yaptıralım, çok iyi yetişmeden doktor olsun gitsin!” diyorlar. Ama bir Fransıza o kadar az bilgi ile, az başarı ile o ünvanı vermezler. Çünkü kendi elemanlarının iyi yetişmesini isterler. Atasözü olmuş onlar için: “Ortaşark için yeterli…”

Müslümanların dinlerinden çıkmasını isteyen ve onların kendi dinlerini kabul etmesini isteyen organizasyonlar da var. Bunun için çalışmalar yapılıyor. Biliyorsunuz Filipinler’de, Endonezya’da, Arnavutluk’ta misyonerlik çalışmaları var… Arnavutluğun eskiden yüzde doksandokuzu müslümandı, şimdi yüzde yetmişbeşe inmiş müslüman sayısı… Gittikçe de azalıyor. Çünkü adamlar aç… “Ben sana maaş vereceğim ama, boynuna haç tak, kiliseye kaydol, öyle veririm.” diyerek, bu yollarla hristiyanlaştırma çalışması var. Müslümanlarla uğraşan ve uğraştığını da resmî, gözle görülür olaylarla tesbit ettiğimiz merkezler var, teşkilatlar var…

Doğu-Batı bloku yerine şimdi, İslâm ülkelerinin üstünden, doğudan batıya şöyle bir çizgi çekilirse, yukarıda Rusya var, Avrupa var, Amerika var, müslüman olmayan ülkeler var. Onun altında Fas’tan Endonezya’ya kadar İslâm ülkeleri sıralanıyor. Onun için batılı devlet adamları, başbakanlar, bakanlar, yöneticiler, “Şimdiki mücadele ekseni kuzeyle güney arasındadır. Karşımızda müslümanlar vardır.” diyorlar.

Ortadoğu’da petrolleri elde etmek için yapılan çalışmalar var. Zâten İsrâil’i yerleştirdiler ve onun alanını genişletme çalışmaları var. Müstakbel hudutlarının içine bizim topraklarımız da giriyor. GAP arazisi, Adana vs. yerler giriyor.

İşte bütün bunların karşısında müslümanların bu oyunları anlayan insanlar, kaliteli insanlar olması lâzım! Kuvvetli bir imana sahip olmaları lâzım, dinlerine sahib çıkmaları lâzım!.. Yâni bugün, “İslâm dinine hizmet ediyorum, İslâm dininin sahibiyim, dünyanın neresinde olursa olsun onu koruyacağım!” diyen bir devlet yok. Doğrudan doğruya Osmanlı gibi İslâm’ı korumayı kendisine amaç edinmiş ve bunu ilân eden bir devlet mevcut değil… Osmanlıyı yıktılar, yerine bir şey ikàme olmadı.

Müslüman ülkeler var, müslüman ülkelerin İslâm’a yüzde nisbeti elli, altmış, kırk, otuz faydalı olan idarecileri var. Ama hiç birisi de doğrudan doğruya İslâm’a yüzde yüz hizmetçi olamıyorlar.

Başka devletlerin birbirleriyle birlikler kurmaları gibi, müslümanların da Avrupa Topluluğu, Kuzey Amerika Ekonomik topluluğu, Pasifik Topluluğu gibi bir takım topluluklar kurmaları lâzım, kardeş olmaları lâzım! Birbirleri ile kenetlenmeleri lâzım! Çünkü, sırf dinlerinden, imanlarından ve tarihlerinden dolayı, hiç işlemedikleri bir takım şeylerden dolayı suçlanıp cezalandırılmak isteniyorlar. O halde birbik ve beraberlik içinde olmaları lâzım! Kenetlenmeleri, birbirlerine yanrdım etmeleri lâzım!..

Kendi içlerine sokulan fitne ve fesatlar var, ihtilâller var, karışıklıklar var… Bugün İslâm ülkelerinin hemen hepsinde buna benzer oyunlar cereyan ediyor. Ayrıca asırların geçmesiyle İslâmî eğitimin zayıflamasıyla ve yine birtakım entrikalarla müslümanlar dinlerinden uzaklaşmış, hurafeler, bid’atlar yayılmış. İslâm ülkelerindeki sapık fırkalar, emperyalistler tarafından desteklenmiş ve güçlendirilmiştir. Emperyalist, bir İslâm ülkesine geldiği zaman, orayı sosyolojik bakımdan tahlil eder, kendisinin fikrine en yatkın olan, kafa yapısı itibariyle kendisine en yakın olan, İslâm’ın kesin olarak karşısında olan sapık fırkaları destekler.

Dünyanın her yerinde bu böyledir. Meselâ İran’a gittiği zaman, oranın ateşperestlerini, mecûsîlerini desteklemiştir, onları güçlendirmeye çalışmıştır. İranlılara, “Sizin tarihiniz çok eskidir, sizin asıl kökeniniz Sasânîlerdir.” filân diyerek, tarihlerini İslâm’dan önceye kaydırmıştır. Hattâ Şah, “Ben ikibininci yılımı kutluyorum.” diye büyük törenler yapmıştır devrilmeden önce…

Bizim Türkiye’de tabii, “Sizin de kökeniniz eskidir, Hititlilerdir, Etililerdir.” diye İslâm’dan önceki devrelere akıllar kaydırılmıştır. Urartular öne çıkartılmıştır. Süryânîler, Yezîdîler vs. üzerinde doktora tezleri hazırlatılıp onlar kuvvetlendirilmiştir, öne geçirilmiştir. Azınlık olan Ermeniler, Rumlar, Yahudiler desteklenmiş, ekonomik yönden güçlendirilmiş, kritik noktalara getirilmiştir.

Mısır da öyledir, Kıptîler desteklenmiştir. Mısır bir İslâm devleti gibi görülür. Fakat işte Butros Galli’nin zihin yapısını görüyorsunuz. Mısırlı bir devlet adamı olarak Birleşmiş Milletlerin Başına gönderilmiş olan bir şahıs… Irak’ta da, Suriye’de de buna benzer bir durum vardır. Suriye’ye bir İslâm ülkesi demek çok zordur. Büyük ölçüde Süryânîler ve Ermeniler hakimdir.

i. Peygamber Efendimiz’in Misyonu

Bütün İslâm ülkelerinde buna benzer meseleler olduğu için, Allah’ın mü’min kulları olarak bizim de bunların karşısında aklımıza başımıza toplamamız gerekiyor. Ayrıca bütün dünya Peygamber SAS Efendimiz’in misyonunu götürmemiz gerekiyor. Aşk ile, şevk ile, sabır ve sevgi yoluyla İslâm’ı tebliğ etmemiz lâzım!.. Çünkü, İslâm tebliğ edildiği zaman kazanılacak insanlar var. Bir milleti toptan bir kalemde karalayıp atmak doğru değil. Meselâ:

–Amerikalılar İslâm düşmanı…

Hayır, öyle bir şey yok! Amerika’nın içine gireceksin, çalışacaksın, belki pek çok kimse müslüman olacak. Ve oluyor. Şu anda Amerika’da sanıyorum yedi milyon kadar olmuş müslüman sayısı. Bunların hepsi zenci değil, Amerikalılardan da müslüman olan var…

Fransa’da dört milyon kadar müslüman var. Bir kısmı Kuzey Afrika’dan gelmiş, ama Fransızlardan da müslüman olan var… Ben Strazburg’a gittiğim zaman dediler ki:

“–Burada müslüman bir karı koca doktor var, kendileri Fransız kökenli; sizinle tanıştırmayı isterdik.”

“–Niye tanıştırmıyorsunuz?” dedim.

“–Şu anda Afganistan’da cihad ediyorlar.” dediler.

Doktorlar yıllık izinlerini alır almaz karı koca Strazburg’dan Afganistan’a gidiyorlarmış. Bilmiyorum bizim doktor kardeşlerimizden böyle yapan kaç kişi vardır Türkiye’de?.. Bunlar öyle yapıyorlarmış ve ilaç dağıtan hayır müesseselerine gidip ilaç istiyorlarmış:

“–Sizin yönetmenliğinizde böyle mazlum insanlara bedava ilaç yardımı kaydı var. Biz Afganistan’a gidiyoruz, verin bakalım ilaçları!” diyorlarmış.

İlaçları toplayıp, yüklenip Afganistan’a götürüp, orda hastanelerde çalışıp, yaralılara, hastalara bakıp geliyorlarmış. Kökeni, aslı, nesli yüzde yüz Fransız…

Ben hatırlıyorum, Ankara’da bizim ev sohbetimizde, ihvânımızla yaptığımız bir sohbette böyle boylu poslu, üniformalı bir Amerikan askeri geldi. Rütbesini bilemiyorum ama, Amerikan askeri… “Selâmün aleyküm!” dedi, “Ve aleyküm selâm.” dedik. “How are you? Well came!” dedik. Sorduk, müslüman…

“–Anan müslüman mı, baban müslüman mı, deden müslüman mı?..” diye sorguyu genişletince dedi ki:

“–Benim soyumdan, benim müslüman olmama yol açacak bir bağlantı yok! Kökenim hep hristiyan…” dedi.

“–Peki nasıl müslüman oldun?”

“–Kur’an-ı Kerim’i okudum, Kur’an-ı Kerim’in Allah kelâmı olduğuna kànî oldum, müslüman oldum.” dedi.

Yâni bizim, Rasûlüllah Efendimiz’in tebliğ metodunu devam ettirmemiz lâzım!.. Nasıl Rasûlüllah SAS hâl-i hayatında Bizans imparatoru Herakliyus’a mektup ve elçi göndermişse, Sâsânî imparatoruna elçi göndermişse, Mısır hükümdarı Mukavkis’e nâme yazmışsa, Bahreyn emirine mektup göndermişse; Habeş imparatoru Necâşi müslüman olmuşsa ve vefat ettiği zaman Efendimiz gıyabında cenaze namazı kılmışsa; yâni Rasûlüllah Efendimiz hâl-i hayatındaki bütün dünyaya, elinin eriştiği her yere elçi gönderip, mektup gönderip onları İslâm’a davet etmişse, biz de dünyanın her yerini İslâm’la tanıştırmak zorundayız. İslâm için hizmet etmek zorundayız. Bu bizim vazifemiz. Bunu sabır ve sevgi ile, aşk ve şevkle yapmamız lâzım! Kur’an-ı Kerim’de:

(Üd’u ilâ rabbike bil-hikmeti vel-mev’izatil-haseneh) denilir. Yâni hàkîmâne bir üslubla, hikmetle, akıllı, mantıklı, doğru sözler söyleyerek, yerli yerinde konuşarak, güzel güzel öğütler vererek İslâm’ı tanıtma vazifesi vardır; bunu yapmamız lâzım!..

Müslümanların, ümmet-i Muhammed’in genel saadet ve selâmeti için, salâh ve felâhı için her birinin üzerine düşen görevi yapması, canla başla çalışması lâzımdır. Bütün bunlar da ancak sünnet-i seniyye-i nebeviyyeye sımsıkı sarılmakla olacak şeylerdir. Sünnet-i seniyyeye sarılmayan bir insanın İslâm’a faydalı olması mümkün değildir. Burası işte Mevdûdî merhumun cemaatinin bir yeridir, o da öyle söylüyor:

“–Müslümanlar, iyi yetişmemiş müslümanlardan kâfirlerden gördüğü zarar kadar, belki daha fazla zarar görmüştür.” diyor.

İyi yetişmemiş müslüman çok zararlı oluyor, yarım doktor candan eder dedikleri gibi. Onun için müslümanların İslâm’ı sünnet-i seniyye kaynağından, ana kaynağından öğrenerek İslâm için çalışmaları lâzımdır.

Son bir misâlle kapatmak istiyorum konuşmamı: İstanbul’da bir Barsam usta vardı, Ermeni kökenli… Ama müslüman olmuştu, Zâhid ismini almıştı. Ona her gün papaz gelirmiş, kendisi söylemişti:

“–Bana her gün geliyorlar, ‘Ne diye değiştirdin dinini? Gel bizim eski dinimize!’ diye bana nasihat ediyorlar ve bana, ‘Bak filânca hacı böyle yaptı, filânca müslüman tüccar şöyle yaptı…’ diye kötü misâller veriyorlar. Ben onlara diyorum ki: ‘Siz şehrin içindeki kanallardaki suları gösterip, bu sular pis diyorsunuz. O suların çıktığı dağdaki asıl menbaına gelirseniz, o suyun ne kadar temiz olduğunu göreceksiniz.’ diyorum.” demişti.

İşte o asıl menba’ hadis-i şeriftir.

j. Sünnet Tarihsel mi?

Soru:

–Batı müsteşrikleri tarafından ortaya atılan ve Ankara İlâhiyat Fakültesi hocalarından bazılarınca da savunulan sünnetin tarihselliği, dolayısıyla günümüz için delil olamayacağı gibi görüşlere ne dersiniz?

Batılılar ilim alanında bile, her zaman bilimsel değillerdir. Ben bir üniversite hocası olarak misâller de vererek bunu size söyleyebilirim. Batılılar ilmi dahi bir amaç için kullanırlar.

Onların bu rivayetleri niçin uydurduklarını söyledim. Sünnet-i seniyyenin bir çelik duvar olması dolayısıyla, ümmet-i Muhammed’i kıpırdatamadıkları için, yıkamadıkları için böyle çalışma yapıyorlar.

Bazı fakültelerde bazı hocaların da onların fikirlerine katılması; bu da çok görülen bir şeydir. Çünkü, İslâm ülkelerinde batılıların sözcülüğünü bilerek veya bilmeyerek, maaşlı veya maaşsız, gizli veya aşikar sürdüren insanlar vardır, kadrolu insanlar vardır.

Mısır’da çıkmış bir şahıs, olmadık sözler söylemiştir. Kökenini incelerseniz, filânca gizli cemiyettendir, falanca yere mensubdur ve art niyeti vardır.

Meselâ, Leone Kaetani’nin İslâm Tarihi isimli eseri var. Asım Köksal uzun boylu emek sarfetti, ömrünü sarfetti, onun yanlışlarını tashih etmek için…

İgnosd Goldzier’in Muhammedâniyan Ştudyan isimli eserinde, arkadaşlar tercüme ediyorlardı, şöyle birkaç sayfasına baktım; Arapçadan yaptığı tercümelerde o kadar çok yanlışlar var ki… Adam yahudi, İslâm’ı incelemesi bir maksada dayanıyor.

Münih’li bir Türkolog vardı. Meselâ ben Türkolojide doktora tezi aldığım zaman ne yaptım?.. Onbeşinci Yüzyıl’da hadis kitabı yazmış olan, İznik Medresesi’nde müderrislik yapmış olan bir alimi inceledim. Ama o Münihteki profesör Hans Yuhan Kisig, “Onaltıncı Yüzyıl’da Osmanlılarda afyon ibtilâsı” diye bir konu almış. Yâni herkes kendisine uygun bir konu alıyor.

Bizim Rahmetli Mehmet Çavuşoğlu vardı, profesör, Allah rahmet eylesin… O da “Zâtî’nin Küfürleri” üzerine bir çalışma yapmıştı. Herkes kendi üslûbuna göre bir şey seçiyor, bir tarafı tutuyor. Ama şunu net olarak söyleyebilirim, hattâ isbat edebilim, görevli insanlar vardır. İslâm ülkelerinin üniversitelerinde görevli insanlar vardır, kadrolu insanlar vardır. Bir yerlerden emir alan, maaş alan ve amacı sünneti yıpratmak olan, tasavvufu kötülemek olan ve elbirliği ile, organizasyon olarak çalışan; görevi İmâm-ı A’zam’a hücum etmek olan, bir sâfî müslümanın sevdiği, bağlandığı ne varsa hepsine var gücüyle hücum eden görevli insanlar vardır.

Yâni her ünvanlı kişi o mesleğin erbabı olmuyor, Türkiye’de ve batıda her zaman gerçeği söylemiyor. O bakımdan müteyakkız olunuz. Bir insanın söylediği sözleri dikkatle süzgeçten geçirin, delil arayın!..

Ben şimdi meselâ sizinle konuşurken, ayetlerden hadis-i şeriflerden misaller vererek anlattım. O kanaatte olan insanlar bu ayetleri nasıl yalayıp yutacaklar, nasıl hiçe sayacaklar, nasıl yürürlükten kaldıracaklar?.. Sünnet tarihselmiş, günümüz için delil olamazmış… Peki İslâm’ın delili ne kalıyor o zaman?..

Allah-u Teàlâ Hazretleri;

(İnned-dîne indallàhil-islâm) “Allah indinde geçerli olan yegâne din İslâm’dır.” diyor.

(Vemen yebtaği gayrel-islâme dînen felen yukbelü minhü) “İslâm’dan gayri din edineni Allah kabul etmeyecek.” diyor. Peki ben Allah’ın dini olan, Allah indinde geçerli din olan İslâm’ı nerden öğreneceğim, söyler mi bu beyler?..

İslâm’ı öğrenmek istiyorum, ilim adamıyım. Çantamda merceğim var, cetvelim var, ölçmek biçmek için, incelemek her türlü malzemem var. Yâni polis hafiyesi gibi çalışmağa hazırım, bütün izleri incelemeye hazırım. İslâm’ı öğrenmek istiyorum. Söyler misiniz bana İslâm’ı öğrenmek için ben ne yapacayım, nerden başlayayım?..

Elimde ilkönce Kur’an-ı Kerim var, Allah’ın kelâmı, hiç bir şeyi değişmemiş. Tâ Hazret-i Ali zamanında yazılmış imzâlı Kur’an-ı Kerim elimde mevcut… Binaen aleyh Kur’an-ı Kerim elimde bir delil…

Ondan sonra Peygamber SAS Efendimiz zamanında tesbit edilmiş Efendimiz’in sözleri, hareketleri var… Ben bunları delil olarak almaz olur muyum?..

Polis hafiyesi bir saç kılını delil olarak alıyor, değerlendiriyor; “Bu sarışın saç falancanın saçı…” diyor. Kanın tahlilini yapıyor, “A grubu Rh pozitif kan, işte bu da ondandır.” diyor, böyle sonuç çıkartıyor da, ben Peygamber Efendimiz’den sahih râvîlerle rivayet edilmiş olan bir vesikayı dinimin delili olarak almayacağım?.. İlmî düşünen bir insanın, bu sözü söylemesi mümkün değildir muhterem kardeşlerim! İnsanın eğri de otursa, biraz doğru konuşması lâzım!..

Dinimizi nerden öğreneceğiz?.. 1400 yıl önce İslâm gelmiş, Peygamber Efendimiz yaşamış. Peygamber Efendimiz hakkındaki rivayetleri nazar-ı dikkate almazsak, Peygamber Efendimiz’i nerden tanıyacağız?..

Sonra ne hakla nazar-ı dikkate almıyoruz?.. Yunanlının Aristo’su hakkında ne malzeme vardır elimizde?.. Stago’nun eserinin sıhhatli olduğunu kim söyleyebilir?.. Yunanlı herhangi bir yazarı alın, Latin yazarlarından falancayı alın, Fransızların herhangi bir şahsını alın; onun eserinin doğruluğunu bize ne isbat eder?..

Ama hadis-i şerifler onların hepsinden çok daha kuvvetli bir şekilde tesbit edilmiştir. Onu ancak inatçı bir insan, böyle ayağını yere vurup vurup da, ille kabul etmek istemiyorum diyen bir insan reddedebilir. Yoksa elimizde son derece bol malzeme var, çok geniş malzeme var.

Bir İslâm tarihçisini düşünün, İslâm tarihini yazacaksınız, Arabistan’ın tarihini yazacaksınız; ne yapıyorsunuz?.. Kitâbeleri okumağa çalışıyorsunuz, kalıntıları geziyorsunuz, fotoğraf çekiyorsunuz, arkeolojik kazı yapıyorsunuz. Arkeoloji ilmi bizim bu hadis-i şerifin yanında solda sıfır kalır. Arkeoloji ilminin bulguları ne kadardır yâni, nedir?.. Devirleri yazıyorlar, Urartu devri diyorlar, bilmem Asurlular, Sümerler, şunlar bunlar diyorlar.

Malzeme ne kadar çıktı?.. Biz onlara inanıyoruz da Asur devleti diyoruz, Mısırlıların Firavunları diyoruz, 22. Sülâle diyoruz, bilmem ne diyoruz. Yâni dünya tarihini mukayeseli olarak incelerseniz, bu kadar kuvvetli deliller hiç bir kültürde mevcut değildir muhterem kardeşlerim! Yâni bu adamlar doğru söylemiyorlar.

Allah-u Teàlâ Hazretleri bizi, sünnet-i seniyyeye âşinâ eylesin… Peygamber Efendimiz’in yolundan ayırmasın… Allah hepinizden razı olsun…

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Reklamlar

Cevşen’ül Kebir

Cevsenül Kebir Okumak İçin Tıkla

365 Gün Dua

365 Gün Dua Okumak İçin Tıklayın

Peygamberimizin Günlük Duaları

Peygamberimizin Günlük Duaları Okumak için Tıklayın

Kırk Dua

Okumak için Tıklayın

Peygamberimizin Sünnetleri

SÜNEN-İ-NEBİ PEYGAMBERİMİZİN-s.a.v.SÜNNETLERİ OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

365 Gün Hadis
































HADİS OKUMALARI OKUMAK İÇİN TIKLAYIN

Peygamberimizin Güzel Ahlakı

Allah’ın en sevgili kulu, son ve en büyük peygamber Hz. Muhammed (s.a.s) bir saadet güneşi olarak doğdu. Kurumuş yapraklar su ile yeşerdiği gibi Peygamberimizin gelmesiyle insanlık yeniden hayat buldu.
Onun kalplere yerleştirdiği iman ışığı sayesinde kalplerden yanlış inançlar silindi, cehaletin yerine ilim, zulmün yerine hak ve adalet, kin ve düşmanlığın yerine insan sevgisi, acımasızlığın yerine şefkat ve merhamet geldi. Gerçek anlamda İslam kardeşliği kurularak toplum barış ve huzura kavuştu.
İnsanlara dünya ve ahirette mutlu olmanın Aydınlık yolunu gösteren Peygamberimiz, öğrettiği ahlak ilkelerini önce kendisi uygulayarak en güzel örnek oldu.
Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde Peygamberimiz hakkında: “Ve sen elbette yüksek bir ahlaka sahipsin” buyurarak O’nun çok yüksek ahlak sahibi bir şahsiyet olduğunu bildirmiştir. O, ahlakını Kuran’dan almış, bütün iyilikleri kendisinde toplamıştır. Saygı değer eşi Hz. Aişe’ye Peygamberimizin ahlakının nasıl olduğu sorulduğunda,
“O’nun ahlakı Kur’an idi” demiştir.
O’nu yüce Allah yetiştirdi ve insanlığa örnek olsun diye özel olarak terbiye etti. Nitekim Peygamberimiz “Beni Rabbim terbiye etti ve terbiyemi güzel yaptı” buyurmuştur.
O, davranışları ve üstün kişiliği ile insanlık için en güzel örnektir.
Bununla ilgili olarak Allah Teala Kur’an-ı Kerimde:
“Andolsun Allah’ın elçisinde sizin için uyulması gereken güzel örnek vardır” buyurmuş ve onun yaşayışını örnek almamızı istemiştir.
Müslüman olarak bizim görevimiz, peygamberimizin ahlak ve fazilet dolu hayatını iyice öğrenmek, ve onun ahlaki davranışlarını örnek alarak yaşamaktır.

Peygamberimizin Doğruluğu

Peygamberimiz, doğruluk ve dürüstlüğün en güzel örneği idi. O, çocukluğundan itibaren doğruluktan ayrılmamış, hiç yalan söylememiştir. Peygamberliğinden önceki gençlik döneminde doğruluğu ve güvenilir kişiliğinden dolayı kendisine, “Muhammedü’l-Emin” yani, “Güvenilir Muhammed” denilirdi. Düşmanları bile onun doğruluğunu kabul etmiş, kendisine yalancı diyememişlerdi.
Peygamberimizin en büyük düşmanı Ebü Cehil: “Muhammed! Biz seni yalanlamıyoruz, san bizim kanaatimize göre doğrusun. Biz ancak senin getirdiğini yalanlıyoruz.” Demiş, bu söz Peygamberimizi üzmüştü. Bunun üzerine “Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler, açıktan açığı Allah’ın ayetlerini inkar ediyorlar.” Ayeti inmiştir.
Kureyş’in ileri gelenlerinden Haris b. Amir de şöyle demiştir.
“Ey Muhammed, vallahi sen bize hiç yalan söylemedin, fakat biz sana uyarsak yerimizden olacağız, bundan dolayı iman etmiyoruz.”
Ebü Süfyan Müslüman olmadan önce ticaret amacıyla Şam’a gittiği zaman Bizans İmparatoru Onu kabul etmiş ve Peygamberimizle ilgili kendisine bazı sorular sormuştu. Bu sorulardan birisi de şöyle idi:
– Peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın, daha önce hiç
yalan söylediğini duydunuz mu? Ebü Süfyan:
– Asla, yalan söylediğini hiç duymadık, diye cevap vermiştir.
Bunun üzerine İmparator:
– Size peygamberlik iddiasında bulunan bu zatın evvelce hiç yalan söyleyip söylemediğini sordum. Onun hiç yalan söylemediğin ifade ettiniz. Şayet bu zat Allah hakkında yalan söylemiş olsa daha evvel insanlara yalan söylemesi gerekirdi, demiş ve Peygamberimizin doğruluğu sebebiyle gerçekten peygamber olduğunu ifade etmiştir.
Peygamber olduğu zaman Mekke’de halkını İslam’a davet için toplamıştı. Safa tepesine çıkarak orada toplananları: “Ey Kureyş halkı! Size bu dağın arkasında bir düşman Ordusunu geldiğini söylesem bana inanır mısınız”? dedi, orada bulunanlar:
– “Hepimiz inanırız, çünkü sen ömründe yalan söylemedin” diye cevap verdiler. Bu topluluğun içinde Peygamberimizin en azılı düşmanları da vardı. Onlar da Peygamberimizin doğruluğunu itiraf etmişlerdi.
Peygamberimiz, kendisi doğru sözlü olduğu gibi bizim de doğru olmamızı ve yalancılıktan sakınmamızı istemiş ve şöyle buyurmuştur. “Doğruluktan ayrılmayın. Zira doğruluk iyilikle beraberdir. Doğru ve iyi olanlar cennettedirler. Yalandan kaçının, çünkü yalan kötülükle beraberdir. Yalan söyleyen ve kötülük edenler de cehennemdedirler.”
O, yalandan hiç hoşlanmaz, yalancıları sevmezdi. Peygamberimiz çocukları kandırmak için yalan söylenmesini de iyi karşılamamıştır.
Abdullah b. Amr diyor ki:
Peygamberimiz bir gün evimizde bulunduğu bir sırada annem bana:
– “Gel sana bir şey vereceğim” diye çağırdı.
Peygamberimiz anneme:
– Çocuğa ne vermek istedin? Diye sorunca annem:
– Hurma vereceğim, diye cevap verdi. Bunun üzerin
Peygamberimiz:
– “Eğen onu aldatıp bir şey vermeseydin, sana bir yalan
günahı yazılırdı.” Buyurdu.
Peygamberimiz bir şey hakkında söz verdimi, verdiği sözde mutlaka durur, gereğini yerine getirirdi.
Hudeybiye barış antlaşmasının hükümlerinden birisi de, Mekkelilerden biri Müslümanlara sığınırsa, Müslüman bile olsa, geri verilecek; fakat Müslümanlardan Mekkelilere sığınan olursa geri verilmeyecekti.
Müslümanlar için çok ağır olan bu antlaşmanın yazılması henüz bitmişti ki, Mekkeliler adına antlaşmayı imza edecek olan Süheyl’in Müslüman olan oğlu Ebü Cendel bir yolunu bulup kaçmış ve ayağındaki zinciri sürüyerek çıka gelmişti. Bu antlaşmaya göre Ebü Cendeli iade etmek gerekiyordu. Müslümanlar bundan büyük üzüntü duymuşlar ve Ebü Cendel’i iade etmen istememişlerdi.
Peygamberimiz Ebü Candel’e dönerek:
– Ey Ebü Cendel, sabret, bir verdiğimiz sözden dönmeyiz. Yakında Cenab-ı Hak sana kurtuluş yolunu açacaktır, diye teselli etti. Ve henüz imza edilmemiş olmasına rağmen sözlü olarak kararlaştırılmış bulunan antlaşmaya uyacağının işaretini vermişti.
O, kurtuluşun doğrulukta olduğunu bildirmiş, doğruların kıyamet gününde Peygamberlerle beraber olacağını haber vermiştir.
Peygamberimize insanların hayırlısı kindir diye soruldu. Peygamberimiz:
– “Her temiz kalpli ve doğru sözlü olanlardır.” Buyurdu.

Peygamberimizin Merhameti

Peygamberimizin kalbi şefkat, merhamet ve insan sevgisi ile idi, Yüce Allah Kur’an-ı Kerimde o’nun hakkında şöyle buyuruyor.
“Ey Muhammed! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.”
O’nun şefkat ve merhameti, hayatının her döneminde açıkça görülür, merhametle dolu olan kalbi, hep iyilik için çarpardı. Kimseye bir kötülük dokunmasını, hiç kimsenin incinmesini istemezdi.
Saygıdeğer eşi Hz. Hatice ile amcası Ebü Talip, Peygamberimize çok yardımcı olmuşlardı. Kısa aralıklarla her ikisi de vefat edince İslam düşmanları Peygamberimize eziyeti artırdılar. Bunun üzerine Peygamberimiz ilk Müslümanlardan olan Zeyd b. Harise ile birlikte Mekke’den ayrılarak Taif halkını İslam’a davet etmeye gitti. Taifliler İslamı kabul etmedikleri gibi Peygamberimizi taşa tuttular,Zeyd, atılan taşlardan Peygamberimizi korumak için vücudunu siper etti.
Atılan taşlardan Peygamberimizin ayakları yaralandı, kan içinde kaldı, yürüyemeyecek duruma geldi ve yol kenarında bir üzüm bağına sığındı.
Onun bu derece sıkıntıya düşmesi Yüce Allah Cebrail’i göndererek, dağlar meleğinin emrinde olduğu ve ne dilerse onu bu meleğe emredebileceğini bildirdi. Bunun üzerine dağlara emreden Melek Peygamberimize seslenerek selam verdi ve:
– “Sen ne dilersen emrine hazırım, eğer şu iki dağın Mekkeliler üzerine çökerek birbirine kavuşmasını ve müşrikleri tamamıyla ezmesini istersen onu da emret” dedi.
Peygamberimiz eğer isteseydi, kendisine acımasız bir şekilde saldıranlar ve onu kanlar içinde bırakanlar bir anda yok edilecekti. Fakat Peygamberimiz, çok üzüntülü olduğu durumda bile sevgi ve merhamet dolu kalbi onların cezalandırılmalarına razı olmamış ve Meleğe şöyle demişti:
– Hayır! Ben onu istemem, ben isterim ki Allah, bu müşriklerin soyundan yalnız Allah’a ibadet eden ve Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayan insanlar meydana çıKarsın.”
Peygamberimiz, insanlara ve diğer canlılara merhamet gösterenlere Yüce Allah’ın merhametle karşılık vereceğini bildirerek şöyle buyurmuştur.
“Merhamet edenlere Allah da merhamet eder, siz yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, göktekiler de size merhamet etsin.”
Merhametsizler hakkında da şu uyarıda bulunmuştur:
“Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz.”
O, sevgi ve yardıma muhtaç olan yetimlerle özellikle ilgilenir, Müslümanlara da yetimlere merhamet gösterilmesini tavsiye ederdi. Peygamberimize bir adam gelerek kabinin katılığından şikayet etti. Bunun üzerine Peygamberimiz ona:
– Kalbinin yumuşamasını ve muhtaç olduğun şeye kavuşmanı arzu ediyorsan, yetime merhamet et, başını okşa ve yemeğini ona yedir. Böyle yaparsan kalbin yumuşar ve muhtaç olduğun şeye kavuşursun.” Diye cevap verdi.
Peygamberimiz, sadece insanlara değil hayvanlara karşı da şefkat ve merhamet gösterirdi. O, susayan bir kediye kendi eliyle su içirmiş, hayvanların aç bırakılmamasını, onlara iyi davranılmasını emretmiştir. İbn Mes’ud (r.a) diyor ki: Peygamberimizle beraber bir yolculuk yapıyorduk. Peygamberimiz bir ihtiyacı için ayrılmıştı. Orada iki yavrusu olan bir serçe kuşu gördüm ve yavrularını aldım. Serçe peşimden gelerek yavruları için çırpınıp bağırmaya başladı. Bunu gören Peygamberimiz:
– Bu kuşu yavru acısı ile sızlandıran kimdir? Yavrusunu ona verin. Dedi. Bir defa Peygamberimiz aç bir deve görmüştü. Devenin karnı ile sırtı bir olmuştu. Bundan üzülen Peygamberimiz:
– “Hayvanlarınız hakkında Allah’tan korkunuz” buyurdu.
Yine bir defa Peygamberimiz Medineli Müslümanlardan birinin bağında bir devenin açlıktan bağırdığını görmüş, buna üzülmüştü. Devenin yanına gelerek onu okşamış ve sahibinin kim olduğunu sormuş ve öğrenmişti. Sonra da:
“Hayvanlara gösterdiğiniz muamelede Allah’tan korkmuyor musunuz?” Buyurarak devenin sahibini uyarmıştı.

Peygamberimizin Cömertliği

Peygamberimiz insanların en cömerdi idi. Kendisinden bir şey isteyin hiç kimseyi boş çevirmez, eline ne geçerse ihtiyacı olanlara dağıtır, “Ben ancak dağıtıcıyım, veren Allah’tır.” Derdi. Bununla beraber dilenciliği sevmez, dilenenlere bundan kurtulmaları için çalışıp kazanmanın yollarını gösterirdi.
Ashaptan Cabir (r.a) diyor ki: Peygamberimiz kendisinden istenilen bir şeye asla yok dememiştir.
Bir gün peygamberimize bir parça kumaş hediye edilmiş, o da bunu kabul etmişti. Buna ihtiyacı da vardı. Yanında oturanlardan biri “Bu ne iyi kumuş” deyince, Peygamberimiz kumaşı ona bıraktı.
O, yoksulları, ihtiyaç sahiplerini kendinden çok düşünür, açları doyurur, kendisi aç kalırdı. Peygamberimiz, maddi imkanlara sahip olduğu zamanlarda da sade bir hayat yaşamış, kendisi için bir şey bıkamamış, elindekileri muhtaçlara dağıttığı için aç yattığı zamanlar çok olmuştur. Eşi Hz. Aişe diyor ki:
“Peygamberimiz, üç gün peş peşe karnın doyurmamıştır. İsteseydi doyururdu. Fakat yoksulları doyurup kendisi aç kalmayı tercih ederdi.”
Zengin bir kimsenin yoksula yardım etmesi, karnı tok olanın açları doyurması elbette ki iyi bir davranıştır. Cömertlik duygusunun bir göstergesidir. Fakat Elinde ne varsa Hepsini yoksullara veren, kendi yiyeceğini aç olanlara verip kendisi aç kalan kimsenin cömertliği ise çok yüksek bir duygunun eseridir. Cömertliğin en güzelidir.
İşte kalbi, insan sevgisi, şefkat ve yardam duygusu ile çarpan Sevgili Peygamberimizin cömertliği böyle idi ve bir ömür böyle devam etmiştir.

Peygamberimizin Dilencilikten Nefret Etmesi 

Peygamberimiz son derece cömert olduğu halde dilenciliği hiç sevmezdi, şöyle buyururdu: “Sizden birinizin bir ip alıp da bir demet odun bağlayarak getirip satması ve böylece Allah Teala’nın o kulunun şerefini şuna buna yüzsuyu dökmekten esirgemesi, elbette ki dilenmesinden hayırlıdır.
Peygamberimizin uzun süre hizmetinde bulunan Enes İbn Malik (r.a) anlatıyor:
“Ensardan biri Peygamberimize gelerek sadaka istiyor. Peygamberimize:
– Evinizde bir şey var mı? Diye soruyor. Adam:
– Evet, bir sergim var; yarısının üzerine yatıyor, yarısı ile de
örtünüyorum. Bundan başka su içtiğim bir de kabım var, diyor. Peygamberimiz:
– Haydi kalk bunları getir, buyuruyor. Adam kalkıyor, bunları
getiriyor. Peygamberimiz bunları alıyor ve:
– Bunları satın alacak yok mu? Buyuruyor. Bir adam:
– Ben bir dirheme alabilirim, diyor. Peygamberimiz iki veya üç
defa:
– Daha fazla veren yok mu? Diyor. Birisi:
– İki dirheme alabilirim, deyince, Peygamberimiz onları bu zata iki dirheme satıyor. Aldığı iki dirhemi eşyanın sahibine veriyor ve şöyle buyuruyor:
– Bir dirhemle çocuklarına yiyecek al. Bir dirhemle de bir ip satın al, sonra odun keserek çarşıya getir ve sat, on beş gün gözüme görünme. Bu adam Peygamberimizin dediğini yapmış, on beş gün sonra gelerek on dirhem kazandığını, bunun bir kısmıyla elbise, bir kısmı ile de yiyecek aldığını söylemiş. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– Böyle (Alın teri dökerek) yaşamak mı daha iyi, yoksa kıyamet günü alnında dilencilik damgası ile Allah’ın huzuruna çıkmak mı iyi? Buyurdu.
Ebü Said el-Hüdri (r.a) anlatıyor.
“ Ensar’dan bazı kimseler peygamberimizden sadaka istemişlerdi. Peygamberiz de bunlara vermişti. Sonra bunlar yine istediler, Peygamberimiz de yine verdi. Üçüncü bir daha istediler, Peygamberimiz de verdi. Hatta yanında bir şey kalmadı. Sonra şöyle buyurdu:
– Sadaka malından yanımda bulunanı verdim. Başkalarına vermek için sizden kesinlikle bir şey saklamadım. Kim ki, dilenmekten sakınırsa, Allah o kimseyi afif (temiz) kılar. Kim de insanlardan müstağni olmak isterse Allah o kimseye zenginlik ihsan eder. Kim ki, sabretmek isterse Allah ona da sabır verir. Sabırdan daha geniş bir nimet, kimseye verilmemiştir.”
Peygamberimiz kendisi ve yakınları için sadaka kabul etmezdi. Bir kere torunu Hz. Hasan küçük iken sadaka olarak verilmiş olan hurmalardan bir tanesini ağzına koydu. Bunu gören Peygamberimiz:
– Tükür, tükür, bizim sadaka yemediğimizi bilmiyor
musun? Buyurmuş, Hz. Hasan da o hurmayı atmıştır.

Peygamberimizin Alçakgönüllülüğü

Peygamberimiz hem vakarlı hem de çok alçak gönüllü idi. Asla büyüklük taslamaz, bir yere gittiği zaman kendisine ayağı kalkılmasını ve elini öpülmesini bile istemezdi. Bir defasında biri elini öpmek isteyince peygamberimiz elini geri çekmişti. Bir meclise gittiği zaman boş bulduğu yeri oturur, ayaklarını başkalarına karşı uzatmazdı.
Peygamberimiz bazen ev işlerini bizzat kendisi görürdü; elbisesini kendisi yamar, odasını süpürür, çarşıya giderek lazım olan şeyleri satın alırdı. Hatta ayakkabıları söküldüğü ve yırtıldığı zaman onları kendisi tamir ederdi.
O, şöyle buyurmuştur:
“Kim Müslüman kardeşine alçak gönüllü davranırsa, Allah onu yükseltir. Kim kibirlenir, üstünlük taslarsa, Allah onu alçaltır.”
Peygamberimiz; zengin, fakir ayırımı yapmaz, kendisini bir hizmetçi bile davet etse, giderdi. Yoksul ve fakirlerle birlikte oturup yemek yer, en fakir kimselerin evlerine giderek hal ve hatırlarını sorardı.
O, hasta olanları ziyaret eder, bunun Müslüman için bir görev olduğunu söylerdi.
Peygamberimiz bir hastayı ziyaret ettikçe, ona ümit verir, onun nabzını eline alır, alnına dokunur, şifa bulması için dua eder, “İnşallah kurtulacaksınız” derdi.
Peygamberimiz hastaları ziyaret ederken ayırım yapmaz, kim olursa olsun ziyaret ederdi.
Bir kere bir Yahudi çocuğu hastalanmıştı. Peygamberimiz onu ziyaret etmiş, çocuğun hal ve hatırını sorduktan sonra onu Müslüman olmaya davet etmişti. Çocuk babasının yüzüne bakmış, babası, “Oğlum, Peygamber ne diyorsa yap” demiş çocuk da Müslüman olmuştu.
Peygamberimiz başkaları konuşurken sözlerini kesmez, onları dinlerdi. Hayatı son derece sade idi. Kendisine verilen yemeği severek yerdi. Sevmediği bir yemek olursa yemez, fakat yemeği asla kötülemezdi.
Arkadaşları ile yaptığı bir yolculuk sırasında dinlenmek için bir yerde konakladılar. Ve yemek hazırlamak için aralarında iş bölümü yaptılar. Peygamberimiz de: “Öyle ise ben de yakacak için çalı-çırpı toplayayım” demişti. Ashap onun yolunda her fedakarlığı yapmaya, ona yardım etmeye hazırdı. Ancak o, çarşı ve pazardan alınacak şeyleri bizzat kendisi alıp evine götürür ve kimseye yük olmazdı.
Kendisi bir hayvana bindiği zaman yanındakinin yaya yürümesini hoş görmezdi.
Peygamberimiz ashaptan birini ziyarete gitmişti. Dönerken ev sahibi kendi hayvanını Peygamberimize vermiş, oğlunun da yaya olarak Peygambere arkadaşlık etmesini istemişti. Fakat Peygamberimiz çocuğun yaya olarak yürümesine razı almamış, onu da hayvana bindirerek yola çıkmıştı.

Peygamberimizin Övülmekten Hoşlanmaması

Peygamberimiz, Allah’ın gönderdiği son Peygamber olduğu halde aşırı derecede övülmekten hiç haşlanmazdı. “Efendimiz, en faziletlimiz” gibi sözlerden rahatsız olur şöyle derdi:
“Hıristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övdükleri gibi beni övmeyin, şüphesiz ki ben Allah’ın kuluyum. Bana, “Allah’ın Kulu ve elçisi deyiniz.” Buyurmuştur.
Muavvuz b. Afra’nın kızı Rubeyyi şöyle demiştir. Ben evlenirken Peygamberimiz bize geldi. Benim için yapılan seccadenin üzerine şu oturduğum gibi oturdu.
Düğüne gelen cariyeler da onun etrafında toplanarak Bedir Savaşında şehit olan atalarımız için yazılmış olan ağıtları okumaya başlamışlardı. Derken içlerinden biri bir ara “İçimizde yarın ne olacağını bilen bir Peygamber vardır” mealinde bir mısra okudu. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– “Bunu bırak, böyle söyleme, bundan önce söylediğin gibi söyle.” Buyurarak aşırı derecedeki övgüleri hoş karşılamamıştı.
Peygamberimiz bir kere abdest alıyordu. Arkadaşları onun kullandığı ve döktüğü suyu toplamak istemişlerdi. Peygamberimiz niçin böyle yaptıklarını sorduğu zaman, bunun sadece kendisine karşı duydukları bağlılıktan ötürü olduğunu söylemeleri üzerine;
Peygamberimiz:
“İçinizde bir kimse, Allah ile Peygamberi sevmek zevkini duymak istiyorsa ağzını açtığı zaman sözün doğrusun söylesin, doğru kalpli olsun, kendisine güvenildiği zaman güvenini yerine getirsin, başkaları ile bir arada yaşadığı zaman komşuluk haklarına riayet etsin.” Buyurdu.
Bir gün adamın biri Peygamberimizi ziyarete gelmiş, bir peygamber huzurunda olduğunu anlayarak titremeye başlamıştı. Peygamberimiz ona:
– Sakin ol! Ben bir hükümdar değilim. Ben Kureyş Kabilesinden kuru ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” Diyerek onu sakinleştirmişti.
Peygamberimiz o kadar alçak gönüllü idi ki, herkesin ona saygı ifade eden kelimeler kullanmasına bile müsaade etmezdi.

Peygamberimizin Hoşgörüsü ve Bağışlayıcılığı 

Peygamberimiz, güler yüzlü, yumuşak huylu ve son derece nazik idi. Kaba ve kırıcı değildi. Ağzından kırıcı bir söz çıkmazdı. O, ömründe hiç kimseye kötü söz söylememiş, kırıcı bir davranışta bulunmamış ve kimseyi azarlamamıştır.
On yıl Peygamberimizin hizmetinde bulunan Enes (r.a.) diyor ki: “Peygamberimiz bana hiçbir gün “öf” bile demedi. Yaptığım bir şey için bunu niye yaptın, yapmadığım bir iş için de niye yapmadın diye beni azarlamadı.”
Gördüğü kuruları kimsenin yüzüne vurmazdı. Arzu edilmeyen yanlış bir davranış gördüğü zaman, “Bazıları şöyle yapıyor, şöyle söylüyor, halbuki bunlar doğru değildir” gibi umumi sözler nasihat eder ve böylece kimseyi utandırmadan kusur ve hataları düzeltirdi. Kendisine bir şey ikram edilse ad da olsa onu küçümsemez, ona değer verirdi. Yapılan iyiliğe karşılık verir, iyilik yapanları hayırla anardı.
Peygamberimiz çok vefakar idi. Kendisine iyilik yapanları hiç unutmaz, onları daima hayırla anardı. Kadınlardan İslam’ı ilk kabul eden saygıdeğer eşi Hz. Hatice idi.Hatice, Peygamberimizi kulsal görevinde yalnız bırakmamış, O’nu daime desteklemiş, sıkıntılı zamanlarında teselli elmiş yüksek ruhlu bir kadın idi. Peygamberimiz ahlak ve fazilet örneği hanımını ötümünden sonra da unutmamıştır. Onu daima hayırla anar, ne zaman bir koyun kesse etinden Hz. Hatice’nin yakınlarına gönderirdi.
Peygamberimiz, süt annesi ve süt kardeşlerine de saygı duyar, yakından ilgilenirdi. Süt annesi Halime, kendisini ziyarete geldiği zaman onu “anacığım, anacığım” diye karşılar, altına elbisesini yayarak oturtur, saygı gösterirdi.
O, çok bağışlayıcı idi. Uhut savaşında düşmanlar, peygamberimize ok atmışlar, üzerine taş yağdırmışlar ve O’nun mübarek dişini kırıp yüzünü yaralamışlardı. Onların bu davranışlarına karşılık Peygamberimiz kötü söz söylememiş, onlara beddua etmemiştir. O, yüzündeki kanları silerken şöyle demiştir:
“Allah’ım! Milletimi bağışla!. Onlar ne yaptıklarını bilmiyorlar.”
Peygamberimiz kendisine karşı yapılan kötülükleri bağışlamış, elini fırsat geçtiği halde kimseden intikam almamıştır. Ancak başkalarının haksızlığa uğramasına ve zarar görmesine razı olmamış, hak ve adaletin yerini bulmasına özen göstermiştir. Şüphesiz şahsımıza karşı işlenen kusurları, yapılan haksızlıkları bağışlayabilmek yüksek bir duygudur.
Mekkeli müşrikler, vaktiyle Peygamberimizi öldürmek istemişler. İslamın nurunu söndürmek için hem Peygamberimize, hem de Müslümanlığı kabul edenlere ellerinden gelen her kötülüğü yapmışlardı. Bunun sonucu olarak Müslümanlar doğup büyüdükleri Mekke’den Medine’ye göç etmek zorunda kalmışlardı. Peygamberimiz de Medine’ye göçmüştü.
Aradan birkaç yıl geçtikten sonra Peygamberimiz on bin kişilik bir ordu ile Mekke’yi kan dökülmeden fethetti. Daha önce Peygamberimizi öldürmek isteyen ve Müslümanlara her türlü kötülüğü yapmış olanlar Peygamberimizin karşısında başlarını önlerine eğmiş, haklarında verilecek kararı bekliyorlardı. Peygamberimiz buruda da büyüklüğünü göstererek hepsini affetti. Böylece engin merhameti ve bağışlayıcılığı ile gönülleri de fethetti ve insanlığa çok güzel bir ahlak ve fazilet dersi verdi.
Peygamberimizin Adaleti
Peygamberimiz son derece adil ve insaf sahibi idi. Onun adaletini düşmanları bile kabul etmiştir. En zor ve en çetin olaylarda kabileler onun hakemliğine baş vuruyor ve kararını saygı ile karşılıyorlardı.
Bir defa Peygamberimiz savaşta elde edilen ganimetleri dağıtıyordu. O kadar kalabalık insan toplanmıştı ki, adamın biri adeta Peygamberimizin sırtına çıkmıştı. Peygamberimiz elindeki ince değnekle bu adama işaret etmiş, değnek yüzüne gelerek yüzünü çizmişti. Peygamberimiz hemen değneği adamın eline vererek:
– Sana vurduğum gibi sen de bana vur, buyurmuş, fakat
adam:
– Ey Allah’ın Rasülü, hayır, ben size darılmadım. Demişti.
Bir defa Mahzumi kabilesinden bir kadın hırsızlık etmişti. Mekke ileri gelenleri yüksek bir aileye mensup olan kadının ceza görmemesini istemiş, peygamberimizin çok sevdiği Usame b. Zeyd’i şefaatçi olmak üzere göndermişlerdi. Peygamberimiz Usame’yi dinledikten sonra:
– Sizden öncekiler bu gibi tarafgirlikleri sebebiyle helak olmuştu. Onlar, fakirler üzerinde en ağır cezaları uygularlar, zengin ve itibarlı olanlara ise ceza vermezlerdi. Buyurarak kanunların uygulamasında ayırım yapılmasının, toplumun yok olmasına sebep olacağını bildirmiştir.
Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: Peygamberimiz iki işte serbest bırakıldığı zaman, günah olmadıkça onların kolayını tercih ederdi. O şey günah olursa ondan insanların en uzak kalanı olurdu. Peygamberimiz nefsi için asal intikam almazdı. Ancak Allah’ın yasaklarına uyulmadığını adaleti yerine getirirdi.” Peygamberimiz insanlar arasında ayırım yapmaz, eşit davranırdı. Ona göre zengin, yoksul, büyük, küçük herkes eşit idi.
Bedir Savaşında alınan esirler arasında Peygamberimizin henüz Müslüman olmayan amcası Abbas da vardı. Esirler fidye vererek esirlikten kurtuluyorlardı. Çünkü böyle kararlaştırılmıştı.
Ensar’ın bazıları Peygamberimiz ile Abbas arasındaki yakınlığı öğrenince onun affını istemişlerdi. Peygamberimiz:
– Hayır, böyle bir şey olamaz. Onun ödemek zorunda olduğu fidyenin bir dirhemi bile affolunmaz, buyurmuştur.
Peygamberimiz hayatı boyunca hiç kimseye farklı davranmamış, kuralları ve kanunları herkese eşit uygulamıştır. Kendisine de arkadaşları arasında bir ayrıcalık tanınmasını hoş karşılamamıştır.
Peygamberimiz, Peygamber olmadan önce, onunla alış-veriş edenler, onun dürüstlüğünü ve hakka bağlılığını takdir ediyorlardı. Hatta onun Peygamber olarak gönderildiği duyulduktan sonra kendisine düşman olanlar bile emanetlerini ona teslim ediyorlardı.
Bir gün Saib adında bir Arap tüccarı Peygamberimize tanıtılmış ve kendisinin son derece dürüst birisi olduğu söylenmişti. Bunun üzerine Peygamberimiz: “Ben onu sizden iyi tanırım” demiş, Saib de, “Evet, ticarette arkadaşlık etmiştik, bütün hesapları gayet mükemmeldi” demişti.
Bir gün Bedevilerden biri Peygamberimizden alacağını tahsil etmeye gelmişti. Bedeviler, çok kaba olduklarından bu adam Peygamberimize ağır sözler söylemişti. Ashap, adamın bu davranışına kızarak:
– Yazıklar olsun, sen kiminle konuştuğunu biliyor musun? Demişler, adam hiç aldırmadan:
– Ben hakkımı istemeye geldim, demiş. Bunun üzerine Peygamberimiz arkadaşlarına:
– Siz onun tarafından olacaktınız, çünkü bu adam hakkını istiyor, buyurdu ve sonra Havle binti Kays’a haber göndererek ödünç hurma istedi. Havle’nin verdiği ödünç hurma ile Bedeviye borcunu ödedi ve üstelik ona yemek de yedirdi. Bedevi:
-Sen benim hakkımı çok iyi bir şekilde ödedin. Allah da sana mükafatını tam olarak versin, diye dua etti. Bunun üzerine Peygamberimiz:
“ İşte bunlar (yani hak sahiplerinden yana çıkıp hakkın yerini bulmasına yardımcı olanlar) insanların en hayırlılarıdır. İçinde, zayıf kimsenin incitilmeden hakkını alamadığı bir toplum yükselemez.” Buyurdu.

Peygamberimizin Cesareti 

Peygamberimizin özelliklerinden biri de yüksek bir cesarete sahip oluşudur. O, insanları İslam’a davet ettiği zaman tek başına idi. İlk yıllarda Müslümanlığı kabul edenlerin sayısı da azdı. Karşısında İslam’ı yok etmek isteyenlerin sayısı çok, maddi güçleri fazla idi.
Peygamberimiz kutsal görevini yaparken büyük tehlikelerle karşılaştı. Düşmanlar O’nu öldürmek, İslam güneşini söndürmek için korkunç planlar yaptılar. Güçlü ordularla Müslümanlara saldırdılar. Fakat Peygamberimiz bunların hiçbirinden yılmadı, ümitsizliğe kapılmadı, görevini devam etti.
Mekke, İslam ordusu tarafından fethedilmiş, Kabe putlardan temizlenmişti. Bundan endişeye kapılan düşmanlar, Müslümanlara saldırmak için Huneyn denilen yerde 20 bin kişilik bir ordu topladılar. Durumu öğrenen Peygamberimiz 12 bin kişilik bir ordu ile bunların üzerine yürüdü. İslam ordusu dar bir vadiden geçerken burada pusu kuran düşman aniden Müslümanlara saldırdı. Gecenin alaca karanlığında yapılan bu saldırı karşısında Müslümanlar dağılmaya başladı. Bu durum İslam’ın geleceği için çok tehlikeli idi.
Düşmanın bu şiddetli saldırısı karşısında geri çekilmeyen, yanında az sayıda arkadaşı ile düşmana karşı koyun bir kahraman kalmıştı. İşte düşmana karşı koyan bu yürekli ve cesur kahraman Hz. Muhammed (s.a.s.) idi.
Peygamberimiz, “Ben Peygamberim, bunda yalan yok..” diyor ve dağılan Müslümanları yanına çağırıyordu. Onun sesini duyan İslam ordusu yeniden toplandı ve amansız bir şekilde düşman üzerine saldırdı. Düşman neye uğradığını şaşırdı, dağılıp kaçmaya başladı ve bozguna uğradı. Savaş İslam ordusunun zaferi ile sonuçlandı. Böylece İslam’ın geleceği büyük bir tehlikeden kurtulmuş oldu.
İşte, bu savaş, peygamberimizin üstün cesareti sayesinde kazanıldı. Onun hayatında böyle pek çok cesaret ve kahramanlık örnekleri vardır. O, gerektiğinde, sabır, kararlılık, cesaret ve kahramanlık da Müslümanlar için en güzel örnek olmuştur.

Peygamberimizin Allah’a Güvenmesi 

Peygamberimiz Allah’a son derece güvenir ve kendisini başarıya ulaştıracağına inanırdı. Hiçbir zaman bu inancını yitirmemiş, Allah’a daima güvenmiştir.
Peygamberimiz Mekke-i Mükerreme’de yalnız ve kimsesiz kaldığı, en akla gelmeyecek felaketlere uğradığı; Uhut ve Huneyn Savaşları esnasında en ciddi tehlikelerle karşılaştığı zaman bile Allah’a olan güvenini yitirmemiştir.
Peygamberimiz, Müslümanlığı açıktan açığa ilan etmeye başladığı zaman, Kureyş Kabilesinin yani Mekkelilerin ileri gelenleri amcası Ebü Talib’e başvurarak: “Ey Ebü Talip kardeşinin oğlu tanrılarımıza hakaret ediyor, atalarımızın sapıklık içinde yaşadıklarını söylüyor, bizi de ahmaklıkla suçluyor. Bunun için ya onu korumaktan, vazgeç, yada açıktan açığa onun tarafına geç ki biz de ona göre tavır alalım.” Demişlerdi.
Ebü Talip, durumun çok tehlikeli bir sonuca gitmekte olduğunu gördü. Çünkü Mekkeliler onu bu davadan vazgeçirmeye kararlı idiler. Kendisi de onlara karşı koyacak güçte değildi. Bunun için Ebü Talip Peygamberimize:
– Oğlum, bana bu kadar ağır bir yükü yükleme. Çünkü tahammül edemiyorum, dedi. Peygamberimiz kendisini koruyan amcasının bundan vazgeçmek niyetinde olduğunu ifade eden bu sözleri karşısında bile Allah’a olan güveni sarsılmamış:
– Amca, Allah’a yemin ederim ki, bu adamlar bir elime güneşi, öteki elime de ayı koysalar, Peygamberliğimden zerre kadar ayrılmam. Ya Allah Teala, Peygamberliğimi ifa etmek için bana kuvvet verir, ya da bu uğurda kendimi feda ederim, demişti. Bu sözlerden Ebü Talip o kadar etkilenmiş ki:
– Git oğlum, hiç kimse senin bir kılına dokunamaz, demekten kendini alamamıştı.
Peygamberimiz Necid Savaşından dönüyordu, yorulmuşlardı. Arkadaşları ile birlikte bir ağacın gölgesinde istirahata çekilmişler, hepsi de uyumuştu. Peygamberimizin kılıcı Ağaç ta asılı idi. Bu sırada oradan geçmekte olan bir Bedevi bu durumdan yararlanarak, Peygamberimizin kılıcını almış, kılıfından çekmiş ve Peygamberimize hücum etmişti. Peygamberimiz uyanmış, Bedevinin üzerine yürüdüğünü görmüştü. Bedevi:
– Seni elimden şimdi kim kurtaracak! Diye bağırdı. Peygamberimiz hiç telaşlanmadan:
¬¬- Allah, kurtaracak, diye cevap verdi. Bu cevap karşısında sarsılan Bedevinin elindeki kılıç yere düşmüştü.
Peygamberimiz Allah’a son derece güvenmekle birlikte kendisine düşen görevleri de eksiksiz yapardı. Bunun en güzel örneği Mekke-i Mükerreme’den Medine’yi Müvevvere’ye hicreti esnasındaki davranışıdır. Önce Allah’ın hicret emrini saklı tutmuş, Hz. Ebü Bekir’den başkasına söylememişti. Sonra Hz. Ali’yi yatağına koymuş, geceyi yatağında geçirmesini emretmişti. Daha sonra gideceği istikamete ters bir yerde olan Sevr mağarasına sığınmıştı. Bütün bunlar o gün için alınabilecek tedbirlerdi. Peygamberimiz bunların hiçbirisini ihmal etmemiş, her türlü tedbiri almış, sonra da Allah’a güvenmişti. Onun için Peygamberimiz, devesin salıverip Allah’a havale ettiğini söyleyen kimseye:
“Deveni bağla, sonra Allah’a güven” buyurmuştu.

Peygamberimizin Misafirseverliği

Peygamberimizin üstün vasıflarından biri de misafirseverliğidir. Uzaktan yakından kendisini görmeye gelenlerin sayısı çoktu. O, misafirlerini en iyi şekilde ağırlar, onlara bizzat kendisi hizmet ederdi. Peygamberimiz, Müslüman olmayan misafirlerine de aynı şekilde davranırdı.
Fazla misafir gelince evindeki yiyecekleri onlara verip çocukları ile birlikte geceleri aç yattığı zamanlar da olurdu.
O, misafirlerle ilgili olarak şöyle buyurmuştur:
“Allah’a ve ahiret gününe inanan misafirine ikram etsin.”
Peygamberimizin Temizliğe Önem Vermesi
Peygamberimizin yaşayışı sade ve temiz idi. Bedenini daima temiz tutar, elbiselerinin temizliğine çok dikkat ederdi. Dişlerinin temizliğine ayrı bir önem verir ve dişlerini temizlemek için, o devirde bir çeşit diş fırçası olan misvak kullanırdı. Ashabına da diş temizliğini tavsiye ederdi.
Peygamberimiz kirli insanlardan, pislikten haşlanmazdı. Ashabına camiye temiz gelmelerini söylerdi. Bir defasında üstü başı pis olarak camiye gelenlere: “Yıkandıktan sonra gelseniz daha iyi olurdu.” Buyurmuştur.

Peygamberimizin İbadeti

– Peygamberimiz, her işini tam bir düzen içinde yapardı. İbadet zamanları, dinlenmek için ayırdığı saatler belli idi. Vakitlerini boş geçirmez, her dakikasını faydalı bir işle değerlendirirdi.
– Peygamberimiz, Allah’ın en sevgili kulu olduğu halde Allah’tan çok korkar, kıyamet gününde endişe ederdi.
O, her an Allah’ı anar, ibadetten çok büyük haz duyardı. Geceleri kıldığı namazlarda uzun süre ayakta durmaktan ayakları bile şişerdi. Eşi Hz. Aişe onun bu durumunu görünce:
– Ey Allah’ın Rasülü! Allah, senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladığı halde kendine niçin bu kadar zahmet ediyorsun? Deyince, Peygamberimiz ona şu cevabı vermiştir:
– “Allah’a şükreden bir kul olmayayım mı”
Peygamberimiz ibadete düşkün olmakla beraber rehbaniyeti sevmezdi.
Rehbaniyet demek, Dünyadan el etek çekerek yaşamak, yalnız ahiret için çalışmak demektir. Peygamberimiz bunu kesinlikle sevmezdi. Hatta bazı sahabiler Hıristiyanların etkisinde kalarak dünyadan el etek çekmeye gönül vermişlerse de Peygamberimiz onları bu yoldan menetmişti.
Araplar, birkaç günü birbirine ekleyerek oruç tutar ve buna “savm-ı Visal” derlerdi. Ashabdan bazıları bu şekilde oruç tutmak istemişler, ancak Peygamberimiz onları bundan vazgeçirmişti.
Abdullah b. Ömer (r.a.) çok zahid ve takva sahibi bir kimse idi. Gündüzünü oruç tutarak, gecesini ibadet ederek geçirirdi. Peygamberimiz onun bu halinden haberdar olunca kendisine:
– Haber aldım ki sen devamlı oruç tutuyor iftar etmiyorsun, geceleri namaz kılıyor hiç uyumuyorsun. (Böyle yapma) Bazen oruç tut, bazen de iftar et. Hem gece kalk namaz kıl, hem de uyu, istirahat eyle. Çünkü gözlerinin senin üzerinde hakkı vardır. Bedeninin ve çoluk çocuğunun senin üzerinde hakkı vardır. Ayda üç gün oruç kafidir,” buyurdu. Abdullah İbn Ömer:
– Fakat ben daha fazla oruç tutabilirim, dedi. Peygamberimiz:
– O halde gün aşırı oruç tut. Orucun en güzel şekli budur, buyurdu. İbn Ömer daha fazla oruca izin verilmesini isteyince, Peygamberimiz:
– “Hayır, daha fazlası iyi değildir.” Buyurmuştur.
Bir yolculukta ashab’dan biri bir mağaraya rast gelmişti. Mağaranın ağzında su ve yeşillik vardı. Bu Sahabi Peygamberimiz yanına gelerek:
– Ben bir mağara buldum. Etrafında su ve yeşillik var. Oraya çekilip münzevi bir hayat yaşamak istiyorum, demişti. Peygamberimiz böyle bir davranışın yanlış olduğunu bildirmek üzere şöyle buyurdu:
– “Ben Museviliği veya Hıristiyanlığı telkin için gelmedim. Ben size İbrahim’in sade ve kolaylıkla yapılan dinini getirdim,”
Bütün bunlar gösteriyor ki Peygamberimiz dünyadan el etek çekmekten hoşlanmamış, yaşayın insanın dünyanın nimet ve ziynetinden yararlanmasının dinin emri olduğunu vurgulamıştır.
Peygamberimizin Allah Korkusu
Peygamberimiz, alemlere rahmet olarak gönderilen son Peygamber olduğu halde Allah Tealadan, herkesten daha çok korkar ve “Kıyamet günü acaba ne olacağım” derdi.
Müslüman olanların on dördüncüsü ve Medine muhacirlerinden ilk vefat eden sahabi Osman İbn Maz’un (r.a.) öldüğü zaman Peygamberimiz ölüm haberini alır almaz evine gitmişti. Ensandan Ümmü Ala Bint-i Haris, Osman’ın cesedini göstererek:
– Ey Ebü Saib, Allah’ın rahmeti üzerine olsun. Senin hakkında bildiğim ve bu cemaate bildirmek istediğin şudur ki, sen Allah’ın rahmet ve inayetine erişmiş birisin, dedi. Bu sözleri dinleyen Peygamberimiz kadına dönerek:
– “Allah Teala’nın bu ölüye ikram ve inayette bulunduğunu nereden biliyorsun? Diye sordu. Kadın:
– Ey Allah’ın Rasülü babam anam sana feda olsun, Allah bu imanla, itaatli kuluna ikram etmez de yani kime ikram eder? Dedi. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– Osman İbn Maz’un ölmüştür. Allah’a yemin ederim ki, ben de bu mübarek ölü için hayır ve mutluluk umarım. Ama Allah’a yemin ederim ki, ben, Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğum halde Kıyamet gününde bana ne muamele edileceğini bilemem, buyurdu.
Bir gün Hz. Ebü Bekir Peygamberimize:
– Ey Allah’ın Rasülü, görüyorum ki saçlarınız ağarıyor, demiş, Peygamberimiz de:
– “Evet, Hüd, Vakıa, Murselat ve Amme Süreleri beni ihtiyarlattı,” cevabını vermiştir.
Bir gün Peygamberimiz bir cenazeye katılmış, cenazenin mezarı kazılmakta olduğundan beklemek mecburiyetinde kalmıştı. Bu, onu o kadar etkilemişti ki, ağlamış ve toprak onu göz yaşları ile ıslanmıştı. Sonra da orada bulunanlara şu sözleri söylemişti:
– “Kardeşlerim, kendinizi bugün için hazırlayın.”

Peygamberimizin Allah Sevgisi 

Kur-an’ı Kerim müminlerin Allah’ı her şeyden daha çok sevdiklerini bildiriyor.
Şüphesiz Peygamberimiz Allah’ı herkesten daha çok severdi. Bunun için dir ki O, geceleri ayakları şişinceye kadar namazda dururdu.
Hz. Aişe validemiz diyorlar ki; Peygamberimiz sabah namazının iki rekat sünnetini kıldıktan sonra:“Bu iki rekatın verdiği zevk yanında dünyanın bütün zevkleri hiçtir.” Derdi.
Bu, Peygamberimizin Allah’a olan derin sevgisi sebebiyle O’na ibadet etmekten ne kadar büyük haz duyduğunun bir ifadesidir.
Hz. Ömer (b. el-Hattab) anlatıyor: Bir gün Peygamberimiz çocuğundan ayrılan bir kadın gördü. Kadın, çocuğuna olan hasreti sebebiyle rastladığı her çocuğu kucağına alıyor ve emziriyordu. Peygamberimiz orada bulunan arkadaşlarına dönerek:
– Bu kadın çocuğunu hiç ateşe atar mı? Diye sormuş orada bulunanlara:
– Asla, cevabını vermişler. Bunun üzerine Peygamberimiz:
– O halde biliniz ki, Allah’ın kullarına merhameti, bu kadının çocuğuna olan merhametinden çok daha fazladır. Buyurdu.

Peygamberimizin Aile Hayatı

Peygamberimiz örnek bir aile reisi idi. O, hanımlarına karşı çok nazik bir eş, çocuklarına karşı da şefkatli bir baba idi. Peygamberimiz ev işlerinde hanımlarına yardın eder, elbiselerini kendi eliyle yamar, ayakkabılarını tamir eder ve evi süpürürdü. Evin ihtiyaçlarını çarşı ve pazardan alarak eve kendisi getirirdi. O, ne kadın, ne de hizmetçi hiç kimseyi dövmemiş ve incitmemiştir.
Peygamberimizin evi, dünyadaki aile yuvalarının en mutlusu idi. Bu yuvada kavga-gürültü yoktu. Huzur vardı. Peygamberimiz evde daima güler yüzle hareket eder, hanımlara karşı kırıcı söz söylemiz, kaba davranışta bulunmazdı. O, Müslümanların da aynı davranışta bulunmasını istemiş ve şöyle buyurmuştur:
“Sizin en hayırlınız, kadınlarına karşı iyi davranandır.”
Peygamber Efendimiz, erkeğin, eşini davranışlarını hoşgörü ile karşılamasını da istemiş ve şu tavsiyede bulunmuştur:
“Bir kimse eşine nefret etmesin; çünkü hoşuna gitmeyen huyları varsa, buna karşılık hoşlanacağı huyları da vardır.”

Peygamberimizin Çocuk Sevgisi

Peygamberimiz çocukları çok severdi. Onları kucağına alıp okşar, sevgi ve şefkatle öperdi. Peygamberimiz, torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’i öpüyordu. Orada bulunan bir adam bunu görünce;
– Benim on çocuğum var, onları hiç birini öpmüş değilim, dedi. Peygamberimiz ona:
– Merhamet etmeyene, merhamet olunmaz” buyurdu.
Peygamberimiz namaz kılarken sevgili torunları Hasan ve Hüseyin omuzlarına çıkardı. O, ibadet halinde bile çocukların bu davranışını hoş karşılar, oyunlarına engel olmazdı.
Bir yerde otururken kızı Hz. Fatıma gelince, ayağa kalkar, onu alnından öper ve onu yerine oturturdu. O, sadece kendi çocuklarını ve torunlarını değil, kimin çocuğunu görürse onunla konuşur, hatırını sorar ve severdi, çocuklara, hoşlarına giden şeyler vererek sevindirirdi. O, Müslüman olmayan kimselerin çocuklarını da sevip okşardı.
Peygamberimiz, çocuklarla çok ilgilenirdi. Bir defa çocuklar arasında koşu düzenledi, kendisi de yarışın sona ereceği noktada durdu. Koşarak yanına gelen çocukları öptü ve kendilerine hediyelerini verdi.
Peygamberimiz, çocuklarla ilgili şu öğütlerde bulunmuştur;
“Allah’tan korkun çocuklarınız arasında adaletli davranın.”
“Şüphesiz ki Allah, çocuklarınız arasında öpücüklerinizde de eşit davranmanızı sever.”
Özet olarak Peygamberimiz; içi ve dışı tertemiz, kalbi; şefkat ve merhamet duyguları ile dopdolu, başkalarını kendinden çok düşünen, ömrünü insanlığın kurtuluşu için harcayan büyük bir Peygamber, en üstün ahlaki faziletleri kendinde toplayan örnek bir şahsiyet idi.
Ne mutlu, O’nun gösterdiği aydınlık yoldan gidenlere…
Ne mutlu, O’nun yaşayışını ve ahlaki davranışlarını örnek alanlara..

Sahihi Müslim

Sahihi Müslim Okumak İçin Tıklayın